"hayat, tanrinin gordugu bir ruya mi yalnizca?" Miguel Unomuno'nun Sis romaninda gecen bir cumle: "benim basimdan gecenler, etrafimdakilerin baslarindan gecenler hakikat mi, hayal mi, yoksa tanrinin bir ruyasi mi sadece? o uyandigi zaman kaybolacak bir ruya olmasin bunlar, eger ona dualar ediyor, ezgilerde onu yuceltiyorsak, bu, onu uyutmak, sallayarak ruyalara dalmasini saglamak isteginden dogamaz mi?"
Bu düşüncelerle Camus için "tek sağduyulu Tanrı olan " rastlantı tanımı ne kadar birbirine yakın duruyor.Sanırım vücuduna tüm gerçekliğini anlatacak bir söz kazıtması gerekseydi Camus sadece bu kelimeyi kazıtırdı:rastlantı.
Camus 'nün rastlantı anlayışı hala ellerinde yaşamları için bir itki olduğunu düşünen çoğunluklar için oldukça travmatik olabilir.Üstüne yaşamların inşa olduğu bu algoritmik yapının bilimsel tanımlamasının çıkış noktası olan, çok sayıda ve ölçülmesi pratik olarak mümkün olmayan değişkenler içermesi zorunluluğu,günümüzde bilimle yaşam arasındaki en temel çelişkilerden biri olmayı sürdürüyor ne yazık ki.İşte bilimle yaşam arasındaki bu trajikomik durum üzerine bir sarsıntı daha yaşayabilir bilinçlerimiz ,çünkü bizler bilimle yaşam arasında olası bir uyum öğretisiyle büyüdük.Hayatı algılamamızı güçleştiren bir sürü başka illüzyonla büyüdüğümüz gibi.
Kimileride Camus 'ye ek yapmak istercesine ,ama rastlantıyı bu denli sebepsiz ve boşlukta bırakmamak için bağırıyor:"rastlantı bilinçaltımızdır"
Böyle bir tanımlama yapanlar rastlantı dedigimiz, hayatimizin beklenmedik, tahmin edilmedik olaylarla ve insanlarla olan kesismelerine bizi bilincaltimizin hazirlayip surukledigini; bilincaltimizda oyle bir hazirlik olmasa, rastladigimiz olaylarin ve insanlarin da yanindan -onlari fark etmeden- gecip gidebilecegimizi düşünüyorlar.Birikmiş rüyalar gölünde yüzer gibi.Ne acı bizler için, ama öylesine gerçek.Onlar için bazen kaderimizi belirleyen rastlantılar aslinda bizim bulmak istedigimiz ama bunun farkinda olmadigimiz olaylar ve insanlar gibi. Rastlantıları, onlari cok yadirgamadan hayatimiza almamiz, onlari kendi gelecegimize katmamiz, onlari zaten istememizden olmasın.Yani, onlara göre aslında, hayatımızı zaten bilinçle yönlendiriyorduk ama ,onun yetmediği yerlerde bilinçaltımız yetişiyordu yardıma ve böylece hayat üzerindeki mutlak kontrolümüzü bizim dışımızdaki hiç bir unsura teslim etmemiş oluyorduk böylece.Kısaca aslında hayat sadece tanrının bir rüyası olamaz, aynı zamanda bizimde rüyamızdır sisler ardındaki.Kaderimizi degistirmeye muktedir degilizdir ama onunla tanismis gibi yasarız, kendini aldatmanin en vahsi ve en besleyici yanlarindan birini içimizde hayatımızı açıklamak için büyütüp dururuz.
Dahada ileri gidelim isterseniz ,bir çoğumuz için hiçbir şey tesadüf değildir ve Allahın rızası dışında bir tek çiçek bile açamaz bizim için rastlantısal olan şey tanrının bilgisi dahilinde olur.
Rastlantıyı arkasına kendimize ait bir şeyleri ,bilincimiz veya bilinçaltımızı koymadan,yada kendi dışımızdaki ilahi bir iradenin desteğini almadan bakabilmek daha çok romantiklerin işi galiba.Onlar yaşamıda rastlantı tanımlamalarında olduğu gibi nedensiz ve anlamsız başlamış bir süreç olarak görmeye devam edecekler.Ama diğerlerinden farklı olarak tüm anlamı olayın nedenine değil ,yaşanan sürece yükleyecekler.Onlar sanırım yaşamayı seçenler olacak böylece,nedenler hakkında düşünürken,karşılarındakine teğet geçip gidenler değil.
Kundera'ya göre bize söyleyecek tek şeyi olan şey rastlantıdır.Küçük kesişmeler olmadan yürümez hiçbirşey. "rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz günbegün yinelenen her şey dilsizdir. sadece rastlantı bir şeyler söyler bize. onun diyeceklerini çingenelerin kahve falı bakması gibi karineyle çıkarırız. Gereklilik büyülü çözümler tanımaz-bunlar rastlantının işidir. bir aşk, unutulmaz olacaksa eğer, küçük rastlantılar Azizlerin omuzlarına konan minik kuşlar gibi hemen o an kanat çırpa çırpa gökten aşağı doğru süzülmelidir."diyor ve birazda dedektiflik becerisi istiyor bizden,rastlantının arkasındaki sürprizleri bulabilmemiz için.
Ansiklopedik bir bilgiyledevam edelim ve bitirelim:
evrende iki türlü rastlantı vardır.
1-düzensiz rastlantılar: bu tür rastlantıları bir kurala bağlamak mümkün olmamıştır ve ilerde bir kurala bağlanabilecekleri de şüphelidir.
2-düzenli rastlantılar: bunların bir kurala bağlı olarak ortaya çıktıkları saptanmış olan rastlantılardır.
1-düzensiz rastlantılar: bu tür rastlantıları bir kurala bağlamak mümkün olmamıştır ve ilerde bir kurala bağlanabilecekleri de şüphelidir.
2-düzenli rastlantılar: bunların bir kurala bağlı olarak ortaya çıktıkları saptanmış olan rastlantılardır.
fizikçilerin dayanakları düzenli rastlantılardan meydana gelir, ama kimyacılar düzensiz rastlantıları da incelemektedir.
Hepimiz kimyacı olmaya çalışmalıyız, hatta sanırım biraz gayret ederek simyacı.
6 yorum:
Herşeyi olduğu gibi "rastlantı"yı da bilimle açıklamaya çalışıyoruz işte, gönül işlerini akıl-mantıkla çözmeye çalıştığımız gibi.
Alında ne yazık ki ben de rastlantı'ya pek inanmayan/inanmayı beceremeyenlerdenim. Sadece o rastlantı zannettiğimiz olaylardan birşeyler çıkarabilmeyi başarabiliyoruz bazen, neden-sonuç ilişkisi kuruyoruz hemen. Başarabildiğimiz zaman bunu anlandırmaya çalıştığımzda "rastlantı" olduğu yanılsamasına düşüyoruz her ne kadar anlamdırmaya çalışmak olsa da nihai amacımız şu hayatta, aslında "hakikati" bilmekten bir o kadar da korkuyoruz..
Aslında tüm bunların üzerine "rastlantı" denen şeyin olduğuna inanbilen için sanırım hayat bu kadar ağır olmazdı..o zaman tüm sorumluluğu kendi üzerimize almayıp bir kısmını paylaşma şansımız olurdu belki.
olmaz mıydı?
Hayali kahramanlarımdan biri(ki kendisi bir çini sobadır) rastlantının ,her yöne gittikçe çoğalan,takip edilmekte zorlanılan bir hızla genişlemesini ,birbirinden süratle uzaklaşan olasılıklarıyla,bu olasılıkların bir birini kucakladığı kavuşma hallerini, paralel zamanların ördüğü bir balıkçı ağına benzetir,bu ağın her bir ilmeğinde bütün olasılıkların kucaklaşmalarını görür,ama her bir olasılığın içinde olamayacağının bilinciyle kederlenmek yerine ,bir başka zaman bir başka olasılıkta olabilme beklentisiyle ümitlenirdi.İyi niyetli bir beklenti.Aslına bakılırsa bir çini sobadan bu kadarını bile beklemek saçmasapandır ya,ben yine de zaman zaman onun görüşlerinden faydalanırım.
Rastlantının durduğu yere bakmak istersen biraz tehlikeye atılıp onun isteklerimizle-gerçekliklerimiz(hakikatlerimiz) arasında oluşmuş uçurumun ta dibinde olduğunu görmek için düşme noktasına kadar yaklaşman gerekebilir.Hakikati bilmekten gerçekten ürküyor,hakikatle isteklerimiz arasında oluşabilecek farklılıktan korkuyoruz ve isteklerimizi güvenli bulduğumuz hakikatlerimize uydurmaya çalışıyoruz.Çünkü öngörüp kendimizi hazırladığımız ve nedenlerini algıladığımız düşkırıklıklarına daha kolay katlanabiliyoruz.
Rastlantıya olan inancımızın sarsıldığı noktada tam burası zaten.Düşkırıklıkları eşiği diye tanımlayalım o yeri.”Neden” ile “Sonuç” arasındaki o minicik boşluk anı. ,Ancak rastlantının tüm maharetini gösterdiği yerde burası aynı zamanda.Çünkü rastlantının kendisi aslında bir süreç değil, sadece bir “an”.O an rastlantının “hakikate” dönüştüğü,çok kısa bir süre ikisinin de bulanıklaştığı,birbirine karıştığı an. Daha doğrusu rastlantının “hakikati”, maharetli bir ebe gibi doğurtup, besleyip,büyütmemiz için elimize verdiği an.O “an”dan sonra elimizde sadece hakikat ve gerçeklik var.Rastlantı ,belki de bu sebepten biraz itici bize. Düşünsene, neredeyse hiçbir katkımız olmadığı halde sürekli bir takım hakikatleri doğurtup nüfusumuza kaydettiriveriyor ve artık sorumlu olacağımız bu gerçekliklerinde büyük kısmı ,zihinsel özürlü yada sakat doğuyor.
Rastlantıya inanmak hayatı çokta hafifleten bir şey değil o anlamda.Çünkü rastlantıya inandığın kuvvetle onun eline bıraktığı gerçekliğin yükü arasında doğru bir orantı var.Bu yükü senle paylaşıp ,omuzlarını biraz daha hafifletecek tek şeyse yine rastlantının doğurttuğu bir başka gerçeklik sadece.Bu haliyle rastlantı hakikatin sadece başka bir yüzü gibi duruyor,biraz muzip,biraz alaycı,ama çoğu zaman hayatlarımızla ilgili çok ciddi sonuçlar doğuracak bir hüküm vermeye hazırlanan bir yargıcın, işini iyi yapmaktan dolayı gururla parlayan ,kararlı gözleriyle bakıyor yüzümüze.
Nasıl anlam yüklersek yükleyelim ,nasıl tanımlarsak tanımlayalım sadece Breton’un deyimi “ Rastlantının sonsuz matematiği” ile, bir şeyleri açıklamak saçma gibi görünüyor.Yada stoacılara göre olduğu gibi hakikati ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi,değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmek bilgeliğine erişmek gerekiyor.Rastlantı sanırım yumurtada değil, hangi spermin ona ulaşacağı gerçeğinde gizli duruyor.
gidin yatın artık, geç oldu. kafanız karışmış sizin yine...
bu konuda söyleyeceklerimi yarın söyleyeceğim...uykum var şimdi.
huzursuzluğa yatacağım...
kim bilir belki küçük bir rastlantı değiştiriverir her şeyi...
yinede kısa bir anektod:
şaman rahip rüyadan uyanmış, demişki;
"rüyadan mı yoksa rüyaya mı uyandım bilemiyorum."
bilimle yaşam arasında bir çelişki olabilir mi? insanlık tarihi içinde, aydınlanma sonrası bilimsel disiplinlerin gelişmeye başlaması ile günümüze kadar olan ve bundan böyle de devam edecek olan süreçte bütün hikaye "yaşam" dediğimiz muammayı çözmeye ve anlamaya çalışmaktır aslında. dolayısıyla bir çelişkiden ziyade bilimden yana bir yetersizlikten bahsedebiliriz. tüm teknolojik gelişme ve insansı şımarıklığımıza rağmen, kendi bedenimizde beynimizi, okyanuslarda yarıkları ve farklı türlerin yaşamını ve daha pek çok şeyi bilemiyoruz.
yaşam kendi kulvarında bu gezegende bu durumu pek önemsemeden yoluna devam ediyor, bir yerlere varma planı olmadan. adına yine primatların zaman dediği bir süreç içinde doğa kendi rastlantısal ve zorunlulukları ile varlığını sürdürecek gibi görünüyor.
ama biz sürekli bir şeylerin telaşı içindeyiz. açıklamaya ve anlamaya çalışma kaygısı.
bu da boşuna...
oysa enerjimizi, empatik yolla kendi aramızda vede diğer canlı türleri ile kurabileceğimiz ilişkiye harcasak, kafamızı buna yorsak, canlı kalabildiğimiz süreç içinde daha keyifli "an"larımız olacak...
...ama sonuçta mesele bir şekilde hedefe varmak değil de oraya nasıl vardığın değil mi? eğer "rastlantı" sonucu ise, bunda biraz deterministik bir durum yok mu? işte eğer böyleyse zaten başka türlüsü de olamazdı ki...rastlantı varsa biz ne için varız? biz ne yapıyoruz? ne işe yarıyoruz?
gerçek sadece senin bildiğin, hakikati sadece ben biliyorum, or vice- versa. Sonuçta önemli olan hakikat değil ki zaten, öznel gerçekliğimiz, çünkü bizim hakikatimiz o değil mi aslında?
Yorum Gönder