Nahum Cordovero, La poesia adlı kitabının, sanırım 375.sayfasında, tarihçi Diyakoz Peter'in latince yazdığı bir metni aktarırken bu metnin asıl dayanağının, Ibn-Ahmet ibn-Hüseyni İbn-rüşd'ün Tahafut-ül-tahafut yani Yıkımın Yıkımı adlı eseri olduğundan bahsedip, orjinalinin Londrada, 1845 yılında ,İzmirden göçmüş Arşin Torikyan adlı bir sahafın sandığından yüklüce bir meblağ karşılığında, ismi gizli ,şimdiki sahibine ulaştığını,ancak bu metninde, Derviş Gazali'nin Tahafut-ül-falasifa yani Felsefenin Yıkımı adlı eserinin tam karşıtı şeyler söyleyen ,ama aslında onun bir kopyası olduğunu belirtir.Ve her iki eserin kaynağının, ismi bilinmeyen,ama yazdıkları bölük pörcükte olsa günümüze ulaşan ve yine ismi gizli bir koleksiyonerin arşivinde yer alan ,gezgin bir dervişin aldığı notlar olduğunu iddia eder.
İşte bizde ,bu güne kadar özel bir kolleksiyonda ,halka hiç açılmamış bu notların elimize geçen kısımlarını Kulebidi izleyicilerine sunuyoruz.Ve ismi bilinmeyen bu gezgin dervişin, bizim dervişle ilgisi olup olmadığını şimdilik bilmiyoruz.Yazıların çözebildiğimiz bir bölümü aşağıda yer almaktadır:
Amacım ,yeni imparatorluklar görmek, kralların huzurunda bir gezgin misafir sıfatıyla reverans yaparken onlarla ilgili birkaç ipucu yakalamak, belki biraz kendime yakın bulduğum bir hükümdar için birkaç arşınlık toprak için çarpışmak gibi görünsede ,medeniyetlerin beşiği sayılan doğunun ilham veren imparatorluklarıyla,batının henüz barbar kılıcı arasına sıkışmış, fakir Afrika’ya doğru itilen bu topraklarda ki yolculuğumun asıl nedeni ,tüm dünyanın inkarına karşın, bu insanlarda gelişen direncin altındaki adanmışlığın hikayesini yazmaktı .
Ama bunu yapmadan önce biraz gördüklerimi anlatayım.Hükümdarlık sürdükleri toprakların bereketini halkıyla paylaşıp ,onları bilge bir iyilikle yöneten ama dayanılmaz aybaşı ağrılarının sebep olduğu krizler ve bu krizler eşliğinde yaşadığı geçici delilik nöbetleri sebebiyle ,yağdırdığı anlamsız ve gaddar buyruklarıyla bir doğa felaketi gibi kullarının üstüne çöken,ne olduğunu anlamadan pek çok suçsuzu kılıçtan geçirten,ekinlerini ve evlerini yakıp yıkan ve rahatsızlığı sağaldığında yaptıklarından dolayı acılar içinde kıvranıp, zulmünün dağıttığı hayatları bu kezde ,eşsiz hediyeler ve zenginliklere boğan kraliçeler gördüm.Bir kulübede sefil sayılabilecek bir yaşantı sürüp, halkını bir derviş gibi kucaklayan hükümdarlarla da tanıştım ki ,o halkın ,en alt kastındaki biri bile hükümdardan daha varlıklı olmasına rağmen , egemenliği,tanıdığım diğer despot ,güçlü ve zengin addedilenlerden daha mutlak hissediliyordu.Tanıştığım bazı imparatorlar bir gezgin olarak bana ilk olarak ölümsüzlüğü sordular ve ben ülkelerinden ayrılana kadarda ölümsüzlük üzerine konuştular.Her şeyleri tamdı.Hazineleri zengin,toprakları bereketli,insanları varlıklı ve huzurlu,düşmanları ise mülayim. Geriye ne kalıyordu ki ölmekten başka.Kimi krallar ise ölümsüzlüğün biryolunu bulduklarını sanarak o güne dek yapılmış en büyük tapınağı inşaa ettirmek için tüm kaynaklarını kullanıyordu.Ne hazinelerinde bir sikke kalmıştı ,nede taş taşıyan insanların kollarında güç,bacaklarında derman.Bazı krallarla at üstünde savaş meydanlarında tanışabildim .Onlar tahta çıktıklarını ,at üzerinde ,savaş meydanında öğrenmişlerdi,ölümlerininde ,at üzerinde savaş meydanlarında olacağını biliyorlardı.Düşmanları sonsuz ve saldırgandı.....
Tüm bu yolculuklarım esnasında insanları uyanık ve diri tutan bir meyvenin kavrulmuş çekirdeklerinin suda kaynatılmasıyla yapılan ilaçlarda içtim, derilerine temas ettiği insanları ,sabah güneşine bir cüzzamlı gibi yarı ölü uğurlayan zehirleri de gördüm.İçlerindeki savaşcı itkiyi bir levhanın üstünde ,çeşitli figürlerle bir savaş oyununa dönüştürüp örseleyen komutanlarda tanıdım,sırf kendi imkansız utkuları için askerlerini kaybedeceklerini bildikleri bir savaşa süren komutanlarla da birlikte oldum....
Biraz önce parçaladığı ceylanın yavrularını kendi yavruları gibi yalayıp kucaklayan kaplanlarda vardı gördüklerimin arasında (ki onlara heyacan yüklü bir tutkuyla tapınıyor ve tanrı gözüyle bakıyordu bu topraklarda yaşayan insanlar), ama sinsi , akıl çelen yada cehennem ateşini yalamış ,şimdi kurbanını öpmeye çalışan bir iblis gibi algılanan hiç bir hayvana rastlamadım.
Bir ezgi gibi ,konuştukça insanı baştan çıkaran bülbül sesli kadınlarda tanıdım ki ,yüzlerine bakmak yada tenlerine dokunmak için ancak bir hekim olmayı gerektirecek çirkinlikteydiler,hiç konuşmayan ,süt tenli ,bir kamış gibi narin,gözlerine hiç bir zaman bakamadığım,bir yemiş gibi sulu ve bal kıvamında öpücüklerinin tadıyla yetinmek zorunda kaldıklarımda oldu ki biraz ısrarkar olsalar bir ömür boyu yanlarında kalabilirdim......
Herbiri hakkında günlerce konuşabileceğim bir çok olağanüstü şeylede karşılaştım,anlatmamın bir anlam ifade etmeyeceği sıradan şeylerde oldu bu seyahatler sırasında.Bazı yaşadıklarımı olduklarından çok farklı ,ya olanların çok üzerinde heyecanlarla dile getiriyorumdur şimdi, yada olağandışılıklarını basitleştiriyordur dilim size aktarırken .Bu kadar kısa sürede bilinmeyen dünyaları tavaf etmek ,bir gece uykuya daldığım yatağın çok uzağında ,başka bir yatakta rüya görmek gibi hissetmekle açıklanabilir belki .Yada hiç bir açıklaması yoktur.Belki de hiç yaşamamışımdır bunları.Tüm gördüklerimi hatırlamaya çalıştıkça ,tarladaki bütün ekinleri tek orak darbesiyle biçmek isteyen bir çiftçi gibi hissediyorum kendimi yada terkiblerini hatırlamadığı ilaçları yapmak zorunda ki bir büyücü gibi çaresiz buluyorum kendimi.Artık yaşlandım .Yaşadıklarımı bir gün hatırlarım belki ,ama genç ve canlı bir dimağın becerisiyle,dövülen çelik bir kılıcın yakıcı parlaklığı ile değilde ,yorgun ve tükenmiş bir bedenin, gece uykusunda verdiği istem dışı kasılmalar ve ürpermeler gibi belirsiz ve karanlık tepkilerle.
Bir Sen
1 yıl önce
2 yorum:
o günden bugüne pek bişi değişmemiş anlaşılan...hayvanlar alemi bize rağmen aynen devam, aybaşısı tutan hatunların durumu da öyle...
bende ne uçmuşum ha hangi kafayla yazdım acaba bunları
Yorum Gönder