24 Ekim 2009 Cumartesi

İnsanoğlunun ayna ile ilgili kurduğu sorunlu ilişki üzerine


Bölüm 1: objects in the mirror are closer than they appear

Şimdi bu lafla söze başlamak bazı riskler içeriyor gibi gözükse de,bu söz, yine de basitin içindeki derin anlamlara bir giriş olabilecek özellikte algılanabilir aslında,düşünsenize hele de aynada kendimize bakar olduğumuz bir anda.Böyle düşündüğümüzde Jurassic Park filminde T-Rex in jipi kovaladığı sahnede,jipin dikiz aynasından T-rex i bize gösteren Spielbelg ,aynı dikiz aynasında ki bu ibareyi gözümüze sokarak belkide filmine farklı bir boyut katmak istemiş olabilir.
Umberto Eco,Ortaçağı Düşlemek kitabında “raslantısal ışık yayılmasını yansıtma yetisi olan her düzgün yüzeyi” ayna olarak tanımlıyor ki bizim burada konu edeceğimiz ayna kavramı bu genel tanımdan başlayarak arkası sırlı o cam yüzeye kadar uzanıyor.Burada yer alacak ayna kavramının bir takım filmotografilerden,psikolojiye,oradan felsefeye,edebiyata,resme dokunduğunu,bazen banyonuzdaki ayna ile özdeşleştiğini ve bazen de metafizik bir etki yarattığını gördükçe bir kez daha hayatın nasıl bir yanılsama bütünü olduğu yönündeki inancımızı kuvvetlendirdiğini görüp şaşırabiliriz.
Eco’nun tanımından hareketle bir “ayna” sözkonusu olacaksa eğer ışığa ihtiyacımız olduğu kesin,bunun yanında bu ışık yayılmasını yansıtacak bir yüzeye de gerksinmemiz var.Ama bence (Eco’nun tanımlamasında yer almayan) asıl üzerine ışık vuran ve yüzeyde yansıyacak “şey” olmadan hiçbir ayna varolamaz fikri ayrıca heyecan verici.Burada"şey" diye nitelediğimiz bir nesne veya onun bizde yarattığı bir imge olabilir ama bizim nesneleride kolayca imgeleştirdiğimiz düşünüldüğünde imge terimini kullanmak daha doğru geldi bana.Zira her şey bizim için biraz "gibi"olan değil mi,her nesneyi "gibi"leştirme alışkanlığımız yok mu?Öyle ise imgeye "gibileşmiş nesne"diyebilirmiyiz?
Bu “imge” konusu üzerinde biraz düşününce “ışık” için aslında bir bahane oldukları fikrine ulaşılabilir.İmgelerden ayıklanmış bir dünyada ışık ne anlam yükleyebilir ki sonsuz gerçekliğine?İmgelerden yoksun bir evrende,bilincimizde herhangi bir yansımaya yol açmayan düşünceler,imgesiz ışık gerçeğinde olduğu gibi bizi ,uçsuz bucaksız bir anlamsızlığın ortasında terk edip gitmeyecek mi?Bu haliyle imge denilen şey düşünce huzmelerimizi durdurup ,yansıtan şey olmuyor mu?Nesne ışığı durduran ve onu yansıtan bir şey olarak algılandığında,imgeye de düşüncelerimizi durduran ve yansıtan şey olarak bakmak bir yanılsama mı?
Öyleyse bu imge konusunda biraz duralım.Doğu Romanın ortodoks fanatikleri ikonların imgesel bütünlüğüne saldırıp onları parçalarlarken tek bir güdüyle hareket ediyorlardı:onlara yüklenmiş anlamları zihinlerden silip atabilmek.Biz ise günümüzde farklı bir yol seçmiş gibi görünüyoruz:imgelere taşıyamayacakları kadar çok anlam yüklemek,onları anlama boğmak.Ancak sonuçta geldiğimiz noktada Bizanslı ikonoklastların imgeleri parçalayarak yok etme fikrinden çokta ötede bir yerde durmadığımız görülüyor,bizde boğarak yok ediyoruz. Oysa ki imgenin hakikat ve gerçeklikle olan ilgisi oldukça zayıf bağlarla örülmüştür,imgenin daha çok var olan dünya yada gerçeklikle ilgisini garip bir illüzyon içeren sihirli bir ilişki olarak algılamak gerekir ki bu durumda gerçeklik hiçbir zaman varlığından emin olunamayacak bir hal alır.Bu durumun katlanılmazlığı geçmişte onu parçalama şeklinde ortaya çıkmışsa da bugün onu boğma düzeyinde devam ediyor gibidir.İmge fikrine bu saldırganlığın altında yatan bir tek gerçek olabilir ki oda imgenin bizi hemen etkisi altına alabilen bir büyüsünün olması ve bizi her seferinde şaşırtmasıdır.Bu etkilenmeyi yaratabilecek olan imge kendiliğinden ortaya çıkabilecek kadar iradi,kendisine biz bir anlam yüklenmeden önce davranarak,kendi anlamını kendi dayatan bir imge olmalıdır.Aksi halde imge üzerine çullanan anlam koyucuların tecavüzlerine dayanamayıp,özgün bir imge olmanın çok uzağında kalacak, özgün bir varlık olarak yansıttığı insan imgesi de bir piç olarak doğacaktır.Ama aslına bakarsanız imgelerin birbiriyle benzeştiği varsayımından hareketle bir takım çıkarımlarda bulunma çabası, sonuçta bir hiçlik,bir dondurma,bir hareketsizleştirme eylemine dönüşerek dünyayı bir şekilde durdurma uğraşımızın çabaları gibi görünmektedir.Bu tamda Warhol'un sözünü ettiği ,bir imgenin tam göbeğinde yer alan boşluk yada hiçlik duygusuna benzeyen bir algılamadır ki bu noktada yokluk,hiçlik yada boşluğa anlam yüklemeye çalışmak imgeyi kurtarma boş uğraşımız olarak ayrıca anlamsız olmaktadır.İmgeyi gerçeğe yaklaştırabilmek adına anlam,duygu,hareket,düşünce eklemeye çalışmak fikri bu noktada sadece bizim yarattığımız bir yanılsamanın unsurları olup çıkmıyor mu? diye sorabilmeliyiz kendimize;en azından aynada kendimize bakarken.
Bizim bir şekilde kirletmediğimiz sadece kendi anlamıyla kabul edip,algıladığımız imge nasıl bir şey olmalıdır?Daha doğrusu "masum imge" nedir?
İmgeleri gerçekliğe ulaşabilmenin unsurları olarak kullanma fikrini anlayabilmemize rağmen,gerçekliğin o kadar da açık seçik olmadığı gerçeği ile bu imgelerin gerçekliğine duyduğumuz güven arasında oluşan çatlaktan bakmaya çalıştığımızda, masum bir imge bulmanın zorluğu ile orantılı olarak, masum bir gerçeklik açıklamasının da mümkün olmadığını görebiliriz.Masum imgenin bence en önemli özelliği kendi farkındalığında olmamasıdır ki bu aynı zamanda bir bilinçsizlik halini gerektirir.İmgenin masum olabilmesi için ondan çok şey isteyeceğiz ama kendini bir imge sanmamalı ,aynı zamanda, bir "araç"olma halinden de uzak olmalıdır.Ondan beklediğimizin sadece"şey"in yansıtılması olduğunu bilmelidir.Bunun dışındaki her çabanın gerçek kavramımıza kısa devre yaptırması kaçınılmaz gözükmektedir.Zira imgeler üzerlerine bir bakışın izlerinin düştüğünü anladıkları anda anlam yaymaya başlayan fosforlu taşlara dönüşebilmektedirler.Ayna metaforuda tüm bunların bireysel yaşamımızdaki yansımasından başka bir şey değil gibi geliyor.Tek yapmamız gereken tüm imgelere karşı aynada ki imgemize gösterdiğimiz duyarlılığı gösterebilmekte gizli sanki.Oysa ne yazık ki aynanın bize sunduğu yansıtılmış gerçeklik dünyası çoğu zaman bize daha cazip gözüküyor,diğer bir çok bahşedilmiş gerçekliklerimize yaptığımız haksızlığı tekrarlayarak,o dünyayı duyarlılık göstermenin ötesine geçerek ,nesnel dünyamızın gerçekliğine tercih ediveriyoruz.
Sonra muhtemelen döneceğimiz bu imge konusunu, yazımızın asıl konusu olan "Ayna" adıyla bir de film yapmış A. Tarkovski'nin "Mühürlenmiş Zaman" kitabından bir alıntıyla bitirelim:"İmge hakikatin suretidir.Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını yakaladığımız hakikatin sureti."

Devam eder nasılsa.....

19 Ekim 2009 Pazartesi

Murphy diye biri

-Her zaman, her şeyin yolunda gitmesini bekleyen bir terslik mutlaka vardır.

-Bu ters gidecek şey her neyse, hep en kötü zamanda meydana gelir.

-Sen ters gidebilecek 4 şeyin ters gitmesini engelleyecek bir takım önlemler aldığında, mutlaka gözden kaçırdığın 5. şey ters gider.

-Ayrıca eğer bir şeyin ters gitme olasılığı varsa ,zaten en çok zarar verebilecek olan ters gidecektir.

-Çünkü işlerin ters gitmesi için düz gitmesinden daha çok neden vardır.

-O nedenledir ki, bir işin ters gitme olasılığı varsa, ters gider.

-Bir işin ters gitme olasılığı yoksa bile ters gider.

-Tüm bunlara rağmen işler ters gittiğinde gülümseyebiliyorsan, aklına suçu üzerine atacak birisi geldiği içindir.

-Ama bunu yaparken bile bir şeyler ters gidebilir.

-Ve tüm bunlara karşın hala yaşıyorsan bu ters gidecek şeylerin bitmemiş olduğunun göstergesidir.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Myra Ellen

The Fisherman and the Syren- Frederic Leighton-1856-58








İlk aklıma kazınan onunla ilgili, şu sözleri oldu:”bir zamanlar yağmurda şemsiye ihtiyacı duymazken,artık yağmurun sizi sadece ıslattığını düşünüyorsanız yeni bir sayfa açmanız gerekiyordur.”

Ama bu nerede, ne zaman oldu hatırlamıyorum, ancak dikkatimi çekmişti bir kere, sızıvermişti hayatıma bir yerinden; olabilecek en iyi andı, en kırılgan halimde, içimdeki hiç bir şeyi, koyduğum yerde bulamadığım günlerimdi. Her şeyin umutsuz gözüktüğü,kendimin en gözde yabancısı olduğum zamanlardı ve korkularımla ,inançlarımın hiç bitmeyecek sandığım meydan savaşının tam ortasındaydım.Sanki ihtiyaç duyduğum bir koruyucu melek yolda bir şeye takılıp kalmıştı ve gecikecekti de , "o"nu yollamıştı önden.İstediğini söyleyebilmenin önemini anlamama,bazen zalim olmak gerektiğine vurgu yapmıştı ya, bunu bile öyle anlaşılmaz bir şekilde zerk etmişti ki bünyeme,yaşadıklarımın bende yaratması gereken zatürre etkisi,bir hapşırık kıvamında kalıvermişti. Tüm okuduklarımdan daha fazla şey söyler gibi gelmişti bana ya da şimdiye dek okuduklarımın yetersiz olduğu fikri uyanmıştı onun sözlerini dinlerken.

Bu zamanlarda değil de müziğin taçlandığı zamanlarda "dahi" sayılabilirdi.2,5 yaşında piyano çalmaya başlamak,5 yaşında beste yapmak ,9 ‘un da ise bunlara bir de söz yazmak nasıl bir şey olabilir ki? 5 yaşında burs kazanıp,11 inde bursun kesilmesi gibi ne kadar hızlı yaşanır bazı şeyler? 21'inde tecavüze uğramak nasıl bir duvar etkisi yapar süratle giden bir kariyere,kişiliği nasıl tuz buz ,ruhunun kemiklerini nasıl un ufak eder? Yaşadığın o travmatik olayın izlerini yok etmede kullandığın yönteme hayran olmamak elde değil, ”me and a gun”isimli şarkında hepsini anlatıyorsun zaten.Tüm o olayı.Nasıl bir katarsistir bu? Her şarkıda yinelediğin.

Sonrasında , başka zamanlarda ekliyorsun haklı bir öfkeyle “beni orgazma ulaştırabilirsin ama bu seni peygamber yapmaz” diyerek.Bir zamanlar bana da öğrettiğin bu yerinde zalimlik fikrini perçinlemek istercesine, “dua ette adetim gecikmesin” diyecek kadar da tehditkar olabiliyorsun,hatta esprili. Herhangi biri bana” a mosquito my libido”dese beni elde edebilir diyecek kadar da alçakgönüllülükle yapıyorsun tüm bunları.

Ortak dostlarımız da var bu arada. Neil Gaiman gibi,Sandman de ki “delirium”karakterinin esin kaynağı kızıl saçlı şarkıcı kadın olduğun söylenir hep.Ve ben hep umut ederim bir babayiğit çıksa da (ki bu aralar sadece Christopher Nolan var aklımda )Sandman’ i film yapsa ve tüm müzikleri de sana ait olsa diye.Leonard Cohen’de ortak tanıdıklarımızdan,Michael Strip ,Kurt Cobain,Robert Plant(ki sana evlenme teklif etmiştir ve rivayete göre 9 yaşından beri ona aşıksındır ve ergenlik yıllarında onu düşünerek masturbasyon yaptığını bile söylemişsindir ki yine de bu evlenme teklifini reddetmiş ve sadece onunla yatıp sonrasında da “i could do it myself better” demişsindir) diğerleri.

Şarkılarında en sevdiğim şey ise onları başkalarına yazdığını hissetmemiş olmam.Hepsini kendin için yazmışsın belli ki.Ama bu onları herkesin yapabilecek bir büyü taşıyor ya da herkesten bir parça var sanki içlerinde.Müstehcenin bu kadar naif olabileceğini fısıldarken bir yandan ,bir yandan da piyanonla birlikteliğinin çıkardığı erotizm yüklü ses kulaklara doluveriyor.Bir gün belki bir Pearl Jam yada Songs Ohia parçasını da seslendirir diye bekleyip duruyorum.Ama biliyorum ki diğer cover'ların gibi onlarda sana ait olacak bir şekilde,sanki yeniden yazılmış,yeniden bestelenmiş gibi.

Senin varoluş biçimin ,bir yandan da kendine karşı bir oluş içeriyor,sesinde,şarkı sözlerinde,düşüncelerinde,sahnede hayat buluyor.Her kadın gibi varlığına katkıda bulunduğunu düşündüğün bu şeyleri yapmak belli ki hoşuna gidiyor.Erkeklerin mutlak hakim olduğunu düşündüren,sınırları oldukça dar kadına ait alanda öylesine ustalıkla ve beceriyle kendini ifade edebiliyorsun ki,bu var olma biçimine hayran olmamak mümkün değil.Belki de bu yüzden sen habire üretiyorsun ve ben de durmadan onları tüketiyorum.Hemen hemen yaşıtız seninle,aynı dünya zamanına şahitlik ettik.Ama sanıyorum, yargıçlık edebilseydik tarihimizin tüm bu yaşadıklarına, aynı hükümleri verirdik.O yüzden dinliyorum hala söylediklerini...

Benim için hep bir Syren olarak kalacaksın.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Değişim

Değişim iradi bir çaba ile kendi derinlerinden bir çığlık gibi yükselip gelmiyor,sadece dış koşulların farklılaşması ile geliyorsa,biz ona "uyum" diyoruz ki;bunu tek hücreliler bile yapabiliyor.

9 Ekim 2009 Cuma

Harikalar Diyarından kadına dair notlar









Sheri -redsummer


Bölüm 4 : Yol ile ilgili düşünceler ve pratik bilgiler

Ve böylece bir yol seçmiş oluyorduk size doğru.Ancak yaptığımız bu seçim,bilinçli ve bilerek verdiğimiz bir çok kararımızdan daha gerçek,özgürlükten yoksun,tamamen bizim kişilik yapımıza bağlı bir seçimdi ve bunun sonuçlarını,seçmenin kendisiyle karıştırmamayı umuyorduk.Bu seçimimizle bizi yanılgının beklediği bir yola da girmiş olabilirdik ve kimileri ısrarla bu yanılgının normal bir durum olduğunu öne sürebilirdi.Ama biz biliyorduk ki siz ,ilk bakışta nasıl göründüyseniz bize ,öylesiniz,biz de sizin kendinize özgü varoluş biçimlerinizden gelen sonuçlara katlanmayı zaten baştan kabul ettik.Şimdi bu bir yanılgı mı?
Bu konuda biraz sezgisel algılarımıza güveniyoruz ,karşımızdakinin içsel durumunu anlamak,onun içine sızabilmek için hep onu kullanıyoruz ya,bu kez bir de duyarlılık gelip yardımcı olmak istiyor bize.Diyor ki "eğer başka birinin ruhuna dokunmak ,o ruhun dokumasının ilmeklerini,çizgilerini yoklamak,ondaki yumuşak geçişleri,sert engelleri algılamak istersen yardımcı olurum sana.Ama o kişinin nasıl biri olduğunu söyleyemem,ancak birlikte görebiliriz onu,unutma söyleyememek,görememek değildir.Yeteneğin ve yeterli kavram zenginliğin varsa gördüklerini sen sonra söyleyebilirsin."İkna edici bu açıklamaya rağmen,gözlerimizle apaçık gördüğümüz bir şeyin, kendine özgü belirtilerini söz yada yazı ile anlatmaya sıra geldiğin de, söylenecek ne kadar az şeyimiz olduğunu görüp şaşıracağımızı biliyorduk ya,yine de denemeye karar vermiştik.

Yolun uzun olacağını ortada ve karşımıza çıkaracağı her türlü sürpriz içinde bir baştan kabullenmişlik havasındayız.Ama her yolcu gibi bazı hazırlıklarımız da var, yoldaki duraklarımızda huzurla uyuyabilelim ve yol boyunca manzaranın tadını çıkarabilelim diye.Yolumuz uzun o nedenle ihtiyacınız olan her şeyi yanınıza aldığınızı bir kez daha kontrol edin :
1-Arzu:Burada kastedilen sadece yola çıkma arzusudur,yanlış anlaşılmasın.
2-Cesaret:Her yolculuk çeşitli derecelerde cesaret gerektirir,mümkünse 70 derecenin üstünde bir cesaret alın yanınıza.
3-Sezgi ve duyarlılık:Sezgi ve duyarlılığı akşamdan ütüleyin, buruşmamasına dikkat ederek kolay ulaşılabilir bir yere koyuverin ve yol boyunca üstlerine bir şey dökmemeye gayret edin.
4-Sakinlik:Ama onların dışında sakinliğiniz yanınızda mı mesela,o na çok ihtiyacınız olacak .Eğer sizinkini yeterli görmüyorsanız en yakın marketten büyük boy bir kaç paket daha alın.Artık hazır,paketlenmiş olarak satılıyor.
5-Sabır:Sabrınızı mutlaka bir yerlere tıkıştırın buruşmasına aldırmadan.Zaman alan her süreçte ihtiyacınız olacak sabrınıza.Bunları yazarken bana,okurken de size gerektiği gibi.
6-Espri:Yol boyunca eğlencenin kaynağı olarak nükte ve espriyi hemen elinizin altında bir yerde bulundurun,mesela pantolon cebinizde.
7-Akıl ve mantık:Aklınız ve mantığınızda bir yerlerde olsun çok ihtiyacınız olmamasına rağmen; çünkü onlar büyük heyecanlarla başlayan bir şeyin hüzün dolu ,hayal kırıklıklarıyla yüklü ,boşa çıkabilecek beklentilerle bezeli sonunu görebilmekte size hiç yardımcı olamayabilirler, ancak en azından bundan sonra ki aşamalarda, metodoloji olgusunun içinde bize gerekli olabilirler.Ama şimdiden canınız sıkılmasın böyle hayal kırıklığı,hüzün,boş, sıfatlarının maceranın başına eklenebileceği olasılığından, zira hayatlarımızın tamamından farklı bir süreç yok ortada;biraz düşünürseniz hüzünlü,kırık,boş ,yaşamlarımızın başına da kolayca ekleyebileceğimiz sıfatlar.
8-Ego :Mümkünse ve yapabiliyorsanız kedinizle birlikte egonuzu da evde bırakın, eğer kediniz evde tek başına,sadece egonuzla kalmak istemiyorsa,her ikisini de bir arkadaşınıza bırakın (arkadaşınız kediyi kabul edebilir,ancak siz olmadan sadece egonuzu kabul eder mi bilmiyorum). Ya da, o da olmazsa, egonuzu kedinizle birlikte bir pansiyona bırakmak en iyisi.Ama yanınızda götürme konusunda , kedi ve ego arasında bir seçim yapmanız gerekirse de kediyi seçin. Zira ego'nun tek yapacağı, sizi yoldan alıkoyacak bir dizi bahane üretmek,sürekli başınızın etini yemek olacak.
9-Müzik:Yolculuk sırasında sizi sizden alacak parçalara ihtiyacınız olacaktır.Bizim önerimiz lost highway soundtrack'ı.Ama siz Aşık Veysel'den bir şeylerde seçebilirsiniz.
10-Kitap:Kant'ın bir eserini önereceğiz yolculuk için.Saf Aklın Eleştrisi'nden önce yazdığı düşünülen ama hiç bir yerde yayımlanmamış bir eseri "Saf Şüphenin Yüceltilmesi".Kitap kabaca bir "özü" ya da bir "düşünceyi" bilmek için öncelikle ondan şüphe etmemiz gerçeğinden söz ederek,son çözümlemede o "öz"ün içerdiği özelliklere ulaşabileceğimizden bahsediyor ve bu özellikler "şey"in kendisi içindedirler ya da "şey"in kendisine aittirler diyerek devam ediyor ve bunlar bazı "şey"lerdirler ya da hiç bir "şey" değildirler diye bitiyormuş.Bu durum böylesine açık olduğuna göre okumaya pek gerek yok herhalde,üstelik yayımlanmamış bile.Onun yerine aşağıda ki sorular üzerine düşünerek yolu sıkıcılıktan kurtarabilirsiniz:
A-Bilgi bilinebilir bir şey midir?Bilinmez bir şeyse biz bunu nasıl bilebiliyoruz?
B-Yine de daima severiz önermesinde bu "yine de" içinde bir sonsuz barındırır mı?
C-Schopenhauer'a cinsel olanı felsefeye sokma ilhamı ve Freud'a edepsiz,pornografik sözlerin yerine ,rahatsızlıklarımıza ilişkin bir sahte bilim getirmenin ilhamı gelmeseydi, sıradan bir erkeğin bütün sohbetleri buralara varacak mıydı?
D-Öldükten sonra bize ne olur?Yoksa artık orgazm olamaz mıyız?
11-Fotograf makinesi:Bol filmle birlikte...(Offf ne şaçmalıyorum ben.Artık filme gerek yok,makineler dijital)Bir sürü fotograf çekebilirsiniz yol boyunca,ilerde bakıp bakıp,tekrar bakmak için.Tripod getirmenize gerek yok zira tüm yollarda bir kaç Obi-Wan Kenoni'ye rastlayacaksınız,onlarınkini ödünç alabilirsiniz.
12-Kalp:Ve en önemlisi( bir çoklarınızın itirazlarına rağmen) kalbinizi de getirin.Çünkü onsuz bu yolculuk anlamsız olur.

İki kişi arasındaki ilişki , bir varış noktası değil de, bir yolculuk olarak algılandığı sürece anlamlı görünüyor bana.İlişkinin, sayısız değişim içeren ,büyüyen ,evrilen bir organizma olduğunu algılama güçlüğünün gerisinde yatan asıl neden ise onu, hedeflenen bir dağın zirvesi gibi ,statik bir nokta olarak algılamamız ve zirveye ulaştıktan sonra ,öylece tepesinde oturup ,etrafa bakarak ,sıkılmayı beklememizdir.Unutmayalım ki ilişkinin de durmadan gelişen bir evrim skalası ve bir yaşam süresi vardır.Ölümsüz ilişkiler biz ölümlüler için anlamsız tanımlar gibi gözüküyor ve ne ironiktir ki ,bir ilişki ,sadece, ilişkinin taraflarınıdan birisinin, ilişki sürerken ölmesi sonucunda ölümsüzlük payesi alıyor.
Neyse;Harikalar diyarından kadına dair notların şimdilik sonuna geliyoruz.Ancak başlangıçta yaptığımız gibi kadın ile kedi arasında kurduğumuz o ince bağı biraz daha güçlendirebilmek için konuyu yine kediye getirerek bitirmeye çalışalım,kedi sevmekten bahsederek:Bilge Karasu bir öyküsünde "Kedi sevmek,kedinin,kendisini seven kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmektir"diyor.Böyle sahip olmayı dışarıda bırakan, hatta sahip olmamayı göze almayı gerektiren bir sevgi hali bir çoklarımız için anlaşılmaz ve güç olabilir,Sevdiğinin de ,kendisinin de böylesi bağımsızlığını ilan etmiş bir sevgi anlayışı,kolay katlanılabilir gelmez onlara.Ama ben anladım ki; bir kadını da kedi sever gibi sevmek gerek...

7 Ekim 2009 Çarşamba

Harikalar Diyarından kadına dair notlar





















Edward Hopper-Summer Interior-1909


Bölüm 3:Yol ayrımı

"İşte yol ayrımındayız" dedi.Sonra ağaçlara bakarak ekledi:"Ağaçların her dalı başka bir yönü gösterir,her yön çıkmaz bir sokak,her sokakta biraz daha tehditkar hayat."
"O zaman" dedim."En iyisi bir yaprak gibi bırakmak kendini rüzgara, nereye götürürse,kabullenmek. "

Pozitivist bir akılcı için uygun olmayan bir seyri var bu durumun.Öyle ya, şu ana kadar başımıza gelenlerde ve hedeflerimize ulaşmada kendi tasarılarımızın çelimsizliği yanında rastlantının gürbüz varlığı, umudunu kırabilir böylelerinin.Herhangi bir yasası olmaması,hiç bir teoremle açıklanamaması bir yana,tasarlanmış davranış kalıplarının tüm bu süreçteki hafifliği denendikçe ,daha iyi anlaşılır olur küçük şeylerin süreci etkileyen ağırlığı.Zira kadınla erkek arasındaki tüm bu sürece aslında, gerçek anlamda sevgi dışında her şey karışır,binbir renkli aldatıcı mantığını çözmek zordur işin.Hem zaten bir şey aradığımızda yok aslında,kendimizle aramızda ki mesafenin kısalabileceğini dilemekten başka.Belki bizi bizle buluşturacak bir rüzgarın önüne katılmış ,savruluyoruzdur umudu hepsi hepsi.
Matematik bir aksanı olmaması ile bizi çaresiz bırakan bu sürecin kesinliğinde yaşanan gevşeme,bilincimizi kamçılayıp dirilten bir etki yarattığı ölçüde sorular sormaya başlayacaktık.Tanıdıkça yaşanacak hayal kırıklıklarıydı şimdiden birikenler,istediğimizin olmasının o büyük sevincini yaşayamadan,küçük ayrıntıların yokluğundan hayıflanır oluverecektik.Onaylanmayı bekleyerek aradığımız bir çift gözün ,yok sayıcı bakışlarını hayal edip kederlenecektik.Yol ayrımındaydık ama garip bir ruh hali içindeydik,durduğumuz kavşakta sizinle ilgili bir karardan çok,kendimizle ilgili bir yol seçebilmenin sıkıntısıydı bizi gerginleştiren.Size giden yolların öncesinde,yolun sonunu hayal edip ,önceden deneyimlenmiş kırgınlıklarımızı sarıp sarmaladığımız,tedavi etmeye çalıştığımız bir sahra hastanesiydi durağımız.

Şimdi "Siz" diyerek hala size, devam etmek istiyorum :Kurmaya çalıştığımız şey ,bir çokları için ne kadar "özel" olarak algılansa da,aslında yine bir çoklarının yutkunarak baktığı zorunlu yaşanmışlıklardan ve kimi zaman bedensel cesaret ve kendinden geçişlerden örülü ,gizli ve bir o kadar da tehlikeli labirentlerinde ,kendine has alfabesini sadece iki kişinin oluşturabileceği,tatmin edici bir sevinçten öteye geçemeyecek,aslına bakılırsa geçmemesi de gereken bir şey.Sıradanlığın o kendinden hükümranlığında yaşarken ve kumsalda yalnız ayak izleri bırakırken,birinin çıkıp gelmesi ,kumsalda bıraktığınız kimsesiz izlere,onları bozmadan basıp sizinle birlikte yürümesi hali.İşte bunu denemek istiyorduk,hiç denememektense ,deneyip de yapamamayı göze alarak.
Ama biliyorduk,dikkatimiz kaymıştı bir kere,belli bir yere,belli bir yöne doğru bizi çekmekte olana.Henüz konuşmaya başladık mı sizinle bilmiyorum,ama konuşuyor olsaydık bile sözleriniz ve eylemlerinizin ,içinizdeki en derin gizleri çözmeye yarayacak ip uçları olmadığını biliyoruz.Biz daha az önemli şeylerden anlam çıkarmaya çalışıyoruz :yüzünüzde ki anlatım gibi,kaşınızın hafifçe gerilmesi gibi,dudak kenarınızda bir az önce oluşan bükülme gibi,elinizdeki çatalın,önünüzdeki sevdiğiniz pasta dilimine saplanması gibi.Bir de elimizde garip bir öngörü var.Dikkatimizi çeken insanın,kendi yüreğimizin motiflerini taşıdığı,onun gizli varlığımızın belirtisi olduğu fikri.Ancak tüm bunların ötesinde kişiliğin denetimsiz kaldığı anlarda kendini ele verdiği düşünülürse,içinize hiç beklemediğiniz bir anda sızı verme ve sizi suç üstü yakalama fikri hep umutlandırıyor bizi.Zira irade yada bilincin yaratıcı bir yönü olmadığını biliyoruz.O , bilinçaltımızdan kendiliğinden doğan gerçek tepkilerimizi yaratan öz değil de, daha çok onu denetleyen ve hatta onu saptıran bir işleve sahip.Bu yüzden de sizin denetimli bir farkındalıkla bize sergilediğiniz yüzünüzden çok,onun arkasında ,derin sularda yaşayan gerçek ve duru halinizi aramak bu denli cazip yapıyor belkide sizi.Yani sizin görünür yüzünüzden çok onun arkasındaki gerçekle ilgiliyiz aslında .İçimizde bu gerçek fikri doğduğunda,size doğru çeperlerimizden sadece çekilmekle kalmıyor,size doğru sürükleniyoruz da,sürüklenerek gitme,gönüllü olarak gitmekten ne denli farklıysa.Bu durumu içgüdüsel bir hal olarak görüyorsanız eğer çok yanılırsınız, çünkü içgüdülerimiz sonsuz çeşitlilikten yanadır.Oysa bizim durumumuz düpedüz ayrımcı ve seçici bir tavır içerir.Bizi diğerlerinin çekimlerine karşı,sizin varlığınız dışında bağışık kılacak hiç bir şey yoktur artık.
Biraz iç burkucu görünebilir halimiz size,ama siz bir yandan da umuyorum ki böylesi hayallerle yüklü erkeklerin,gelecekteki sadakatinden ,onların bu kendi varlığını inkar eden halinden endişelenmiyecek,onların yaşadığı bu trajikomik durumu küçük bir tebessümle geçiştirmeyecek kadar duyarlı ve zeki;sıradan gözüken bu ruh halimizin zaman zaman yaydığı ilginçlikten uzak dalgaları dert etmeyecek ,salt biz bazen eğlenceli değiliz diye bunu sorun yapmayacak kadar zengin ve farklı tutkulara sahip birisinizdir.Ben öyle anladım. Bir gün ,en olmadık bir anda,sizinle ilgili bir dizi sorular da soracağımız ve (öyle dilemiyorum ama)cevaplarını verirken üzüleceğimiz o ana kadar,o kaçınılmaz ana kadar, şimdilik yapmamız gereken,sırtımızdan bize dokunan bu rüzgara kendimizi bırakmak sadece.Çünkü gördüğümüz bu bereketli ve davetkar topraklarla ilgili tüm hayallerin bir gün aslında bizim benliğimizin bir yanılsaması olduğunu anlayana kadar önümüzde daha gidilecek yollar,uğranılacak duraklar var ve biz sanıyorum kavşaktan ayrılıyoruz şimdi.

Devam edecek.....yol ile ilgili düşünceler ve pratik bilgilerle.