30 Eylül 2009 Çarşamba

Harikalar Diyarından kadına dair notlar

Enki Bilal -Bleu Sang-1994
Bölüm 2: Nasıl sevmezdik sizi?
"Akıl,iradenin karar vermek için yaptığı gizli toplantılara giremez;kendi iradesinin asıl niyetlerinin,gizli kararlarının çoğundan habersizdir.Akıl tabi ki iradenin sırdaşıdır ama her şeyi de öğrenmesi mümkün değildir." - A.Schopenhauer

Ama yeteneğimizi bir siluet bulmakta kullanmıştık işte.Belli belirsiz algıladığımız , gerçek haline dönüştürmek için metafizik öngörülerden bile medet umduğumuz,olasılık hesaplarına başvurup,kendimize has, kesinliği doğrulanamaz denklemler oluşturduğumuz,gündelik ilişkilerimizde sorgulamadan algıladığımız jestlere ve sarf edilen sözlere binlerce anlam yüklediğimiz bir sahnede buluvermiştik kendimizi.Sahne her bir dekoruyla belirleyiciydi artık,dramımızda ki aktristi yaratmakta.Ve siz diye hitap edeceğim hala size ,dokunabileceğimiz kadar yakınlaşmıştınız düşüncemize,ama tutamayacağımız kadar uzaktınız hala ellerimize.Mütecaviz bir gülümseme ile küstah bir bakış arasında, kimi zaman sıradan bir giysiyi erotik,omuzunuzdan sıyrılmış buluzun açığa çıkardığı iç çamaşırınızın askısını lirik kılabilen üslubunuzla ,hayalimizde ki kadını düpedüz siz yaratmıştınız.Güzel ve çekiciyse nasıl olsa aptal,zeki ve alımlıysa nasıl olsa soğuk saptamalarının ötesine taşımıştınız erkek dünyasının kadınla ilgili kısır imajını.Ya da sadece ben öyle hissettim ve zaman zaman başka bazı erkeklerde...

Sıradan ve basit olanın güzelliğini görebiliyorduk artık,güzellik biraz gayret gösterirsek kendi çevremizde de bulabileceğimiz bir şey halini alıyordu ,mavinin tonları arasındaki dostluğu algılayabiliyor,kırmızı bir elmanın içinde gizli pembemsi tonu bir meleğin yanaklarına taşıyabiliyor, iştah açıcı bir pizza dilimini oburluğun ve hatta biraz da şehvetin simgesi halinde ısırıyorduk.Estetik anlayışımızın bu devingen hali,önceden görmezden geldiğimiz sıradanın estetiğine olan algımızı kuvvetlendiriyor,bu objelerinde ne kadar çekici olabileceğini gördükçe,onlara aynı değeri vermektense,doğru değeri vermeye çalışıyorduk.Hayatla ilgili tatminsiz duygularımızın nedeni olarak artık yaşamımızdaki kusurları suçlamayacak,ama yaşamlarımıza gerektiği gibi bakabilecek bir olgunluğa erişiyor,sıradan olanın kendi yaşamımız olmadığını kavramaya başlıyorduk.Ama hemen yanıbaşımızdakiyle,bir devamlılığın ne kadar zor olduğunu da biliyorduk, O'na giden yolda yaşayacağımızı bildiğimiz her zorluk gibi.Tutku ile uyum arasındaki birlikteliği bir arada bulmanın imkansızlığını ölçemiyorduk henüz.Zira mantığımıza tamamen egemen olmuş,onun planlarını aralıksız sabote eden,yargılarını eğip,büken bir güce isim bulmaya çalışıyorduk.Sanırım Siz akıl ve mantığımızı ayartmış ve gizlice uzun bir tatile göndermiş olmalıydınız.Çünkü en az sizin kadar albenili,davetkar ve çekici,üstelik birlikte olurken bizi çok daha az zorlayacak ötekilerine karşı ,nasıl bu kadar kayıtsız olabiliyorduk?Üstelik onların yanında sizinle olduğumuz anlardan daha fazla özgüven duymamız,kendimiz gibi olmaktan rahatsız olmamamız,kayıtsız kalmayı başarıp,daha etkileyici sonuçlar almamız mümkünken,neden bu ironiye mahkum oluyorduk?Evet hala kör değildik,her şeyi gördüğümüzü zannediyorduk ; ancak şunun farkında değildik ki ,her şeye ve hatta kendimize bile sizin gözlerinizden bakıyorduk.

Erkek ve kadın arasında ki sancılı ilişkinin ilk ağrılarını hissettiren gerçeğin çehresine hissedilmez bir temastı şu anda yaptığımız, yada olsa olsa onun çehresini değiştirmeye çalışmaktı,ama doğasına dokunamayacağımızı biliyorduk.Kanımızın kaynama noktasına ulaşacağı sıcaklığın hemen öncesinde bir yerdeydik ve onun ısısıyla ellerimiz hafifçe terlemiş bir haldeydik.Bu ısı kimyamızı altüst edeceğe benziyordu,şimdiden zihnimiz kekemeleşmişti,mantığın içi dışına çıkmıştı.Yaratıcı ile yaratılanın birbirine dönüşmesinin kolay olduğu inişli-çıkışlı bir düzlemde,nerede boyun eğeceğimizi,nerede başkaldıracağımızı kestirmeye çalışıyorduk.Kenara çekilenin,orada duran ve bekleyenin istediğinde karşısındakini eğip,bükebileceğini ve hatta eritebileceğini biliyorduk,ama... çoğu zaman yapamıyorduk. Kendimizi bulabilmenin yollarında yok edici,kavurucu bir yangının kundakçısı olmayı göze almıştık işte.Her şeyle, hiçbir şey arasında bir kavşaktınız artık ve biz tam ortasında duruyorduk.

Devam edecek... gibi duruyor;
Her şey gibi bunun da bir sonu olmalı...

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bir kuledibi gecesi daha geçti, ömürden...
gecenin en ağır konusu, terapi ile su altı dalışları arasındaki benzerlik idi...enteresan ve keyifli bir sohbet oldu hayriye'nin katkılarıyla... viyana'dan bir misafir ağırladık, kendisine orada keyifli bir hayat diliyoruz...cenap kulebidi sohbetinin kendisini çok motive ettiğini söyleyerek ayrıldı geceden...zibidi'ye geçmiş olsun diyor yola devam ediyoruz...

27 Eylül 2009 Pazar

songs ohia -lioness

it is for me the eventual truth
of that look of the lioness to her man across the Nile
it is that look of the lioness to her man across the Nile
wanna feel my heart break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
you can't get her fast enough
I will swim to you
whether you save you me
whether you savage me
want my last look to be the moon in your eyes
want my heart to break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
it is for me the eventual truth
it is that look of the lioness to her man across the Nile
and you can't get here fast enough
I will swim to you

Müziği zibidi'nin profilinden dinlenebilir

19 Eylül 2009 Cumartesi

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

TEMEL SORUN ÜZERİNDEKİ BÜYÜK İKİLEM

arzuladıklarımızı sevemeyiz, sevdiklerimizi arzulayamayız...

Harikalar Diyarından Kadına dair notlar

A woman moddeling for Alphonse Mucha.

Lewis Carroll ,tüm yazın aleminde bazen Poe’da ki gibi gotik,bazen de Baudelaire’in şiirlerindeki gibi lirik bir kahraman olarak karşımıza çıkan kediye Alis’in ağzından şöyle seslenir: “İşe bakın!Gülümsemeden yoksun bir kedi çok görmüştüm,ama kediden yoksun gülümsemeye hiç rastlamamıştım!” Ve ilerleyen bölümlerde de kedi bu sefer Alis’e kendisi ile ilgili gerçekleri ifade eder: “Şimdiii,köpek kızınca havlar,sevinince kuyruğunu sallar biliyorsun,Bense,sevinince mırlar,kızınca kuyruğumu sallarım.Demek ki ben deliyim.”

Aslında kedi sadece kendisiyle ilgili ipuçları vermekle kalmıyordu Alis’e ,bana öyle geldi ; biraz da Alis’in hemcinsleriyle ilgili saptamalar yapıyordu gizliden gizliye.Mırıldayıp bazen kendini teslim eden,tırmalayıp bazen kendini çeken bir yaradılış hali sadece kedi için geçerli değil gibi geldi bana.Ben öyle anladım ,yoksa hiç anlamasamıydım...


Bölüm 1 : Sıranın dışına taşan kadın
"Dişilerin dünyası üzerine birşey bilmiyorum"-Lacan

Yukarıda ki saptamanın doğruluğu hakkında şüphem olmamasına karşın yine de anladığım şeyleri sıralamaya çalışayım:
Sadece bir gerçeklik olmanız önemli sayılmaz temelde.Siyah beyaz yada rengarenk ,statik yada devingen görüntülerin bir toplamı ,bir imgesiniz bizler için.Yanyana bir sürü görüntüsünüz ama bu görüntüleri aşan bir durumunuzda var zaman zaman .Bazen belirgin bir farkla ayrılarak diğer görüntülerden ,yanyana okuma mantığından taşanlarınız oluyor.Bu taşkın imgeye siz diyelim ve devam edelim.Sizin oluşturduğunuz imgeyle, sizde oluşan imge bütünleşince,ortaya çıkan kadının görüntülerini, birde üstüste okumak gerekiyor.Genelde bu taşkın kadın imgesinin ,içimizde bir biçimde yaşayan sevdayı yüklem halindeki varlığından sıyırdığı düşünülebilir.O zaman taşkın olan bu imgenin gelişigüzel bir kişi olmadığı inancına varıyoruz yada şöyle mi söylemeliyim ; bu inanca vararak biz gelişigüzel bir kişi oluyoruz.O anlarda siz başkalaşıyorsunuz bizler için enikonu,"bedenime ve ruhuma eziyet edebilirsin ama başkalığıma hayır "der gibi bir hal alıyor tavrınız.Ancak bilmiyorsunuz bizde başkalaşıyoruz ,başkası:başka olduğu için ulaşılmaz olanla birlikte.Her şeyi rahat kılıyorsunuz,herşeyi uysal yada biz öyle algılıyoruz ama ne farkeder ki.Algımızda başka farkındalıklar da olmuyor değil hani;örneğin,etraftaki her şeyi duyulur bağlarından soyutlayarak tasarlamayı,kendimizi perspektif denen yalandan sıyırıp kurtarmayı,başkalarının okumayı yeni söken bir çocuk gibi bir çok planda düşündüğü şeyleri bir tek planda kurup düşünmeyi,saatlerin doğurduğu yanılsamaya artık aldanmamayı,yüzyıllarla dakikaların ardarda gelişini aynı anda kucaklamayı, hep bu zamanlarda öğreniyoruz.Bizde yarattığınız bu etkinin varlığını kavramakla kalmıyoruz yanlızca;bu etkiler arasında ve sizin varlığınız sayeside kurulan oranı da,tek gerçeğimiz gibi anlıyoruz.Ama doğrusunu isterseniz çoğu zaman bu gerçekliği canlı haliyle yakalayamıyor,sadece gölgesini görüp saptayabiliyoruz.Öyle zamanlarda bir gölge oluyordunuz önümüzde ;bu değildir,şu değildir,o değildir dediğimiz.Oysa buydunuz,şuydunuz,oydunuz.Dışımızdaki dünyanın ,insandaki eşdeğerini bize durmaksızın aktaran kişiydiniz.Hayatı bu denli çekilir kılan,onu ölümle yarıştırmamıza neden olan ,hayatın tam ortasındaki çekirdeği oluşturan anlam kargaşasında ,doğmuş olmanın yaşamak için tek neden olmadığını fısıldayan ,beklenmedik bir çekim noktasıydınız kutbumuza. Bu çekimin bizde yarattığı geçici görme bozukluğuna körlük denemezdi kuşkusuz.Kör değildik ama başka birşeyde göremez olmuştuk.Askıya almıştık geçici bir süre için bile olsa ,tüm diğer insanları hırpalamak için kullandığımız eleştirel tavrımızı.Ama bu hayatı rölantide yaşama ve akılcı yorumlardan kaçma durumumuz için bağışlanmayı beklemek çok büyük bir dilek olmasa gerek.Ne de olsa kayıtsızlığın yerini abartının aldığı bir süreci,tüm bunları yazarken bile abarttığımız için kim suçlayabilir ki bizleri.Yalnızlığımızdan da kurtulup,yalnız kalmak isteğiydi bizimkisi.Biz de başlayıp biz de bitecek bir yoldaydık sadece ama, bunu henüz bilmiyorduk.
Fromm'un dediği şeye inanmaya başlamıştık sonunda;sevginin bir nesne sorunu değil,bir yetenek sorunu olduğunu görebiliyorduk,sevmenin kolay ,ama sevilebilecek bir nesne bulmanın zor olduğu yanılsamasından kurtuluyorduk.
Devam edecek....mi acaba?

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

KADIN VE ERKEK

"seni her gördüğümde bu defa son diyorum, bir daha bu adamla öpüşmeyeceğim diye" dedi kadın. uzandı, dudaklarını adamın dudaklarına dayadı, diliyle adamın dilini yakaladı , birlikte ritmik hareketler ederek birbirinin içlerinde eriyen dillerine ılık nefesleri de karışmıştı. sonra bir an durdu kadın. kendini geri çekti. boğazını temizledi ve yürüyen merdivenlerden aşağı doğru inerken etrafına bakındı, aceleyle"ben evliyim sen bir başkasına aşıksın" dedi. adam gülümsedi, aklında netleştirirken bu formülasyonu... güzel bir ilişki diye düşündü, belirsizliğin gizli tadı dolaşırken nöronlarının içinde. bir erkek ve bir kadın arasında erotik dürtünün her zaman varolması gerçeğine karşın, çüksüzmüş gibi rol yapmadığına sevindi adam.bu tutarlı duygusal alandı. diğer tarafta her gün ve her an yeniden üretilen milyonlar ondan hesap sormaktaydılar. bu yüzdendi onun doğrultusunda gitmek zorunda olması. bu da biyolojik alandı. oysa kadın başka türlü yaratılmıştı. o sadece ayda bir kez ürününe sahip oluyordu ve bu yüzdendi şevkat ve ilgi araması. bu yüzdendi bir tanımlama arayışı içinde olması, bu yüzdendi bir daha öpmeme kararı, uzanırken bir kez daha erkeğin dudaklarına...tren geldi, ayrıldılar...

18 Eylül 2009 Cuma

Rastlantı üzerine rastlantısal devam yazısı

Rastlantı,çoğu insan için irkiltici bir kavram olmaya devam ediyor hala. Onun elimizde ki tek şeyi ,kendimizi, bize rağmen ,bizi bizden yok saymasına mı bu denli tavırlıyız? Bu yüzden mi bu denli inkar edici ve mesafeliyiz bu tanıma?
Böyle düşünürsek büyük ölçüde yanılırız,zira rastlantı konusunda da bilimsel araştırmalar yapılması hiç de olanaksız değildir.Şans oyunlarının analizleriyle başlayan bu araştırmalar bugün olasılık hesapları adıyla bilinen ve uzun süredir matematiğin yan dalı olarak kabul edilen bir konunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.Uzun bir süre içinde çok kez yinelenen bir olaylar dizisi yada geniş sistemlere ilişkin olarak rastlantı öğesinin araştırılmasında ,bilinmezlikten bilinebilirliğe bu geçiş büyük bir önem taşır.( lotoyu tuttursak,eve bir çeşme yaptırsak fena mı olur?)
Rastlantı ya da gelişigüzelliğin fazla anlam taşımadığı kanısında mısınız?
Günümüzde çok iyi bilindiği gibi hayvan ve bitki türlerinin kalıtımsal özellikleri bir kuşaktan diğerine kromozomların içerdiği DNA tarafından taşınır.DNA nın A,T,G ve C harfleriyle tanımlanan dört ayrı türe ait elemanlardan oluşan uzun bir zincir olduğunu biliyoruz.Dolayısıyla kalıtımın dört harfli bir alfabe ile yazılan uzun mesajlardan oluştuğunu varsayıyoruz.Hücre bölünmesi sırasında bu mesajlar her yeni hücre tarafından kopyalanır.Bu sırada bazen mutasyon denilen gelişigüzel yanlışlarda ortaya çıkar ve böylece her yeni hücre yada birey, atalarından farklı bir takım özelliklere sahip olur.Doğal eleme bunların bazılarını seçerken ,geri kalan güçsüz ya da daha az şanslı olanları yok eder.Bu da yaşamın temel taşlarını oluşturan genetik iletilerin taşınmasında rastlantının ne denli rol oynadığını göstermektedir.(Dünyaya gelebilmek bu anlamda rastlantının kendisidir ama bu bir talih midir,talihsizlik midir? bilemem...)

Siz bizim deterministleştiremediklerimizdenmisiniz?
Zamanın akışı tüm dünyayı algılamamızda önemli bir işlev görür.Aslında rastlantının da buna benzer algı sağlayıcı bir özelliği vardır ki bu ikisi arasında var olan bağlantıyı açıklamakta ve zaman kavramını tanımlamakta bize iki teori yardım etmektedir(şimdilik).
Klasik mekanik ve kuantum mekaniği.
Klasik mekaniğin İsa'sı sayılan Newton(ki kendisi İsa'da olduğu gibi başının üstünde dikenli bir dalla değilde ,kafasına düşmekte olan bir elma ile resmedilir) mekaniğine göre fiziksel bir sistemin belli bir zamandaki-buna başlangıç zamanı diyoruz-durumunu ,yani konumunu ve hızını biliyorsak diğer herhangi bir zamandaki durumunu da kestirebiliriz.Yani bir sistemin başlangıç durumunu biliyorsak ,bu durumun zaman içinde uğradığı değişimleri ve buna bağlı olarak sistemin herhangi diğer bir zamandaki durumunu da saptayabiliriz.(Oh kurtulduk geleceğin belirsizliğinden,Yaşasın elma!)
Bu teorinin dünyamıza ilişkin tamamen determinist bir portre çizdiğini görebiliriz:Evrenin gelişigüzel seçilmiş bir başlangıç zamanındaki durumunu biliyorsak herhangi bir başka zamanındaki durumunu da saptayabiliriz.Veya bir eylemimizle ilgili başlangıç durumunu iyi tanımlamışsak, daha sonra bu eylemimizin sonuçlarının neler olacağını da üç aşağı beş yukarı bilebiliriz.
Bu nokta da Laplace'ın determinizme ilişkin ünlü açıklamasını burada vermeden bir yere varmak zor görünüyor :
"Doğanın yaratılışında rol oynayan tüm güçleri ve doğayı oluşturan tüm öğeleri bilen ve bu bilgileri çözümleyecek denli güçlü olan bir zeka,evrendeki herşeyi tek bir formülle açıklayabilirdi.Böyle bir zeka için hiçbirşey belirsiz yada bilinmez olmayacağı için geçmişte,gelecekte aydınlanırdı.Bu güne dek tüm yaptıklarına karşın insan zekası bunun ancak silik bir kopyası olabilmiştir."Biraz teolojik ama bizim için gerekli bir açıklama.Çünkü...

Bu görüş akla şöyle bir soruyu getiriyor:determinizm ile rastlantı yada determinizm ile özgür irade arasında uyum olduğu söylenebilir mi?
Yaşamı anlayabilme yolunda rastlantı ve olasılıkların önemli rol oynadığını bildiğimiz için ilk anda determinizmi yadsımaya eğilimli olabiliriz.Gerçekte ise rastlantı ve determinizmin çelişkili gibi görünmesi yanlış bir izlenimdir.Ya da daha doğrusu paradoksal bir izlenimdir diyelim.Çünkü birazdan göreceğiz ki rastlantı ile determinist diyebileceğimiz düzenek tavuk yumurta(ki her ikisi de protein demektir)paradoksuna benzer.

Çay ve kahve molası yanında da biraz mantık(protein içermez):
A.1) Her olayın bir nedeni vardır. (Bu neden bir rastlantıya dayanabilir.)
A.2) Her olayın belirli bir nedeni vardır. (Belirli bir neden içinde rastlantı aramak boşunadır.Ama bazen bulunabilirde.)
A.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir nedeni vardır. (Hem zorunlu hem belirli bir neden varsa ,rastlantıya rastlamak artık zordur.Belki sadece neden kısmında bulunabilir.)
B.1) Her olayın bir etkisi vardır. (Kelebek etkisi.)
B.2) Her olayın belirli bir etkisi vardır. (Hafif bir esinti olabilir.)
B.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir etkisi vardır. (Sanırım bu bir fırtına.)
C.1) Evrende önceki olaylar sonraki olayları belirler. (Önceki olay A.1 e dayanıyorsa yaşam başlamış demektir.)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları belirler. (sanırım evriliyoruz)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları zorunlu olarak belirler.( artık bize homo sapiens diyorlar)

Burada, 3'lerin 1 ve 2'leri zorunlu kıldığı ortadadır: 3'ler doğru => 1 ve 2'ler de doğrudur. Aynı şey ters yönde sözkonusu değil. 1'leri, 2 ve 3'lerin doğruluğunu varsaymadan öne sürebiliriz. 1'lerin inkarı, 2 ve 3'lerin de inkarını gerektirirken, 3'leri yok saymak, 1 ve 2'leri de yok saymayı gerektirmez.
Mola bitti yola devam...

Determinizm ile rastlantı arasında mantıksal açıdan bir çelişki bulunmamaktadır.Yani bir durumun başlangıcındaki koşullar önceden belirlenmiş olabileceği gibi rastlantısal yoldan ortaya çıkmış da olabilir.Daha teknik anlatırsak durumun başlangıç halinde belli ölçüde olasılık payı bulunabilir.Eğer hal böyleyse var olan durum herhangi diğer bir zamanda da rastlantısallık öğesi içerecek ve bu da yeni bir olasılık payının ortaya çıkmasını gerektirecektir.Herhangi bir durumun başlangıç hali uygulamada yüzdeyüz kesin olarak bilinemeyeceği için düşük bir olasılık da olsa rastlantının herzaman hesaba katılması gerekir.Başlangıç durumunun içerdiği çok küçük bir rastlantısallık ,daha sonraki bir aşamada çok daha büyük boyutlar kazanabilir.Yani determinizm rastlantıyı ortadan kaldırmaz.Rastlantı kendi determinist anlayışını beraberinde getirir.( Ne yani şimdi geleceğin hala belirsiz olabileceğini mi söylüyorsun?Bu elmada zaten kurt vardı!)
Ama istenirse hala Newton 'un klasik mekaniğine takılıp kalanlar için ,klasik mekanik ,rastlantı ve gelişigüzelliğe hiç yer vermeden anlatılabilir.Ve hayatta böyle tanımlanabilir.(on yıl önce,on yıl sonraki konumumla ilgili hesaplamalar yapmaya başlamıştım, halen ilk yıldayım ,ancak üzerinden henüz hesaplayamadığım dokuz koca yıl daha geçmiş)

Ancak kuantum mekaniği raslantısal ve gelişigüzel olmadan pek birşey ifade etmez. René Thom 'a göre madem ki bilimin amacı yasaları oluşturmaktır,evren ve yaşamla iligili her tür bilimsel araştırma ve bunun sonucu ister istemez determinist yasaların bulunmasıyla sonuçlanacaktır.Ama bu determinizmin Laplace'ın ki gibi olması gerekmez:pekala da bir olasılık payını yönlendiren bazı determinist yasalar elde edilebilir,rastlantıdan uzak kalmak sanıldığı kadar kolay değildir!
Thom'un bu görüşü rastlantı ve determinizm ikilemi ve bununla bağlantılı olan öznel gerçekliğimiz(yada özgür irade diyelim) konusu yönünden önem taşımaktadır.Aslında sorunu şu yada bu mekaniği seçerek çözmemiz mümkün değildir çünkü her mekaniğin özünde determinizm bulunmaktadır.Sorunu mekanik dışında da çözmek mümkün olmayabilir,çünkü ortaya koyacağımız her şey,bir düşünce bile kendi içinde determinist bir süreci başlatabilir,kendi kural ve yasalarıyla var olmaya çalışır.
Laplace determinizmine kıyasla kuantum mekaniğinde rastlantıya ayrılan yer ,bu mekaniğin öznel gerçekliğimize ilişkin görüşlerle daha çok uyum sağlayacağı umudunu güçlendirmiştir.Çünkü kuantum mekaniği, olma ihtimalini hep bir kenarda tutarak ilerleyen bir süreçtir.(Olma ihtimali varsa olur)Ama bu umut gerçekleşmesi olanaksız bir düştür.Çünkü başkalarının öznel gerçekliği bizim için bir sorun oluşturmaz,çünkü onların aldığı kararlarla ilgili kolayca tümüyle determinist bir açıklamayı kabul edebiliriz.Asıl sorun determinizmle kendi öznel gerçekliğimiz arasındaki çatışmadadır.Bu sorunu ise ,çeşitli seçeneklerin bulunduğu aşamada bunlardan yalnızca birini seçerek kendimize karşı üstlendiğimiz sorumluluk olarak tanımlayabiliriz.(Varoluşçu mekanik diye birşey buldum galiba:))
Aslında pek fazla bilinçli seçim özgürlüğümüzün olmadığı gerçeği bu noktada karşımız çıkar.Yaşamlarımız bilinçli benlerin temsilinden çok, bölük pörçük düşlere daha yakındır.En önemsediğimiz şeyler üzerinde denetimimiz pek azdır,can alıcı karalarımızın çoğu haberimiz olmadan alınır.Bilinç varlıkların düzeninde bize öğretilenden çok daha az önem taşır.Bazen de size acı vereceğini bildiğiniz buram buram sorumluluk kokan bir seçim yapmak zorunda kalabilirsiniz.Sonuç olarak ,rastlantı öznel gerçekliğimizi anlamamıza yardım edemez.Hiçbirşeyi bilemezsin ,sadece olasılıkları bilirsin.(Hay aksi Varoluşçu mekanik diye birşey yokmuş!...)
Geleceğin rastlantının elinde oyuncak olmaması temennisine bir darbede Gödel'in eksiklik teoreminden gelmiştir.Bir durumun irdelenmesi,o durumla ilgili karar vermenin olağanüstü uzun bir süreç olması nedeniyle bizi sonuçların doğruluk ve yanlışlığını saptayamadığımız bir konuma ulaştırır.Yani öznel gerçekliğimizin anlamlı bir kavram olmasının başlıca nedeni evrenin ,daha doğru bir deyimle bizim kendi karmaşıklığımızdır(ya Newton seni özleyeceğiz anlaşılan).Gödel, matematiksel tümevarımda dahil olmak üzere ,mantıksal çıkarım ve matematiğin bütün araçlarıyla donansak bile,belli doğru önermelerin ispatlanamaz kalacağını göstermiştir.Yada ispatlanabilir doğru bir önermenin ,ispatlanamayacak aksiyomlardan oluşabileceğini.Yani ispatlanabilir olanla ,doğru olan arasında sonsuza kadar kapatılamayacak bir yarık vardır.Aynen rastlantı ile öznel gerçekliğimiz arasında olduğu gibi.

Ev ödevi :Şimdi bir görev üstlenelim,görevin adı Yaşamı başlatmak olsun.Elinize boş bir kağıt alın ve bir kaç denklem yazarak yıldızları,galaksileri,ve tüm öğeleriyle evreni yarattığınızı varsayın.Şimdi sıra evrende yaşamı başlatacak mesajınızda.Bu noktada akılda tutmanız gereken şey ,evrendeki tüm gelişigüzelliğe karşın mesajınızın varlığını sürdürmek zorunda oluşu.Klasik kaos,kuantum belirsizliği,bir yere kadar rölativite ve hatta Gödel teoremi elele verip yarattığınız evreninize rastlantı saldırıları düzenleyeceklerdir.Bakalım hangi aşamaya kadar direnebileceksiniz,bu durum mesajınızı nasıl etkileyecek?

Ev ödeviyle ilgili ipucu:Yaşam evreni kendi amaçları için kullanmak ve evrenin yapısında bulunan düzenlilikten yararlanmak üzere sayısız olanak üretmiştir.Bu düzen bulunduğu ve yaşam bu düzenin farkına varıp ondan yararlandığı içinde bir süre sonra yaşamın yeni bir öğesi ortaya çıkmıştır:zeka.Unutmayalım her rastlantı yeni bir düzenin başlangıcıdır,kendi düzeniyle doğar.

Bakıldı,budandı,aşılandı:Rastlantı ve Kaos- David Ruella
Rastlantı ve Zorunluluk-Jacques Monod

16 Eylül 2009 Çarşamba

Carpe Diem

Olacak olanın olma ihtimali hep vardır.
Olmuş olanla başetmek çok zordur.

Olmakta olanı görememek ise bir dramdır.

HOLA !!

bir kuledibi daha gecti, huzur ve sukunet icinde...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Akrep ve yelkovan arasında

Zamanın en küçük birimlerinde yaşar olduk, artık sadece para kazanma zamanı bizim zamanımız .Bizim için sadece iş ve eğlenceyle doldurulması gereken bir kavrama dönüşüp ,çelimsizleşti .Günlerimiz ve haftalarımız cılızlaştı,8 saatlik günlerimiz ,5 günlük haftalarımız var artık elimizde.Doğal zaman üzerine hiçbir fikrimiz yok gibi.Mevsimler dönmese de olur bizim için.Güneş ve ay olmasa da yaşayabilir gibiyiz.

Ve tüm bunların temsilcisi ve kolluk kuvveti ,gestaposu saatler:
yaşamın öncesi ve sonrasını ayıran kitap ayraçları
borçlandığımız hayatlarımızı parça parça haczeden icra memurları
yaşamı kuşbaşı eşit parçalara bölen bir kasabın elindeki keskin satır
ölçülebilirliğin ve standartlaşmanın tescilli noteri
tektipleşmenin mikro aracı,haute couture'ü
farklı kültürlerdeki insanların zamanlarını birbirine ekleyen borsa göstergesi,ahlaksız broker'ı
alarmları ile hep birşeye başlamamız gerektiğini hatırlatan uyandırıcılarımız
doğal ve biyolojik saatlerimizin acımasız düşmanı
tüm yaşamımızdaki amansız takipçimiz,zamanın özel dedektifleri
her yerde karşımıza çıkan şımarık ,yüzsüz ,arsız,buyurgan illet.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Maskeli Kuledibinde yağmur ve sessizlik

8 Eylül 2009 Salı günü polis bizi kuledibinde bulamadı. Biz oradaydık aslında, sanırım sadece insanlar göremiyorlardı. Onlar bizi Gloria jeans kafe’de kahve içip, yağmuru seyrederken gördüklerini düşünebilirler; halbuki biz Kulebindeydik; onlar gerçek değildi. Nevin, liloböceği, derviş ve zibidi kılığına girmiştik sadece, hiçbirimiz sonrasında parantez’in karşısındaki kafe’ye gidip bira da içmedi...

Sonra... hangisi hakikat hangisi gerçek onu da bilememiştik zaten

11 Eylül 2009 Cuma

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bir kez daha; varmak istediğimiz yer başladığımız yerdir... uzaklarda aradığımız hemen yanımızdadır... ne güzel...

10 Eylül 2009 Perşembe

Sezgi gücü

Sezgileri oldukça güçlü ve derindi.Görüş gücünün bu derinliği ölçülebilse aslında o kadarda diplere ulaşmadığı görülebilirdi.Yanlışı görebilecek kadardı bu derinlik ama doğruyu bulabilecek kadar değil.

Peki, yeterlimidir yanlışı görebilmek, ama doğruyu bulamamak hali ?
İnsan halimizi daha iyi nasıl açıklayabiliriz ,kaldı ki yanlışları bile görebildiğimiz hala tartışmalıyken.

8 Eylül 2009 Salı

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bin yıl önce iki filozof, ibn-i ahmat ve ibn-i hussein bir dağın yamacında karşılaştılar. hussein sordu, ne ararsın buralarda? ahmat cevapladı; aşkı ararım. ahmat sordu ya sen ne ararsın buralarda? hussein cevapladı; kendimi. dokuzyüz doksan yıl önce tekrar karşılaştılar, tekrar aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar alındı, yine ayrıldılar...dokuzyüz kırk yıl önce yine aynı dağın yamacında karşılaştılar, yine aynı soruları sordular ve yine aynı cevapları verdiler. ama bu kez ayrılmazdan önce birlikte azıklarımızı yiyelim bir daha karşılaşmamız güç olabilir dediler. ahmat çantasından hüznü çıkardı, hussein çantasından sevinci. ahmat sevinçten bir lokma aldı hüzünle aynı lezzetmiş dedi. hussein hüzünden bir lokma aldı, bu sevinç kadar lezzetli dedi. yemek boyunca sohbet ettiler ve pekçok ortak konuları olduklarını gördüler. ayrılık vakti geldi, ayrıldılar. fakat bir küçük yanlışlık oldu ahmat torbasına sevinci, hussein ise hüznü koydu, ama bunu birdaha hiç anlamadılar...
gökyüzünde süzülen kartalın gözyaşlarından başka tanıkları yoktu...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Sorulması gereken sorular Bölüm II

Sorunuzum muhatabı Tanrı ve tek soru hakkınız var:

Biraz akıllı : Hangi soruyu sormamı isterdin ?
Bu biraz daha akıllı : Sormamı en çok isteyeceğin sorunun cevabı nedir ?
Eni konu daha akıllı : Tek bir cevap verebilseydin bana hangi cevabı verirdin ?
Öyle böyle değil ,çok akıllı ve muhtemelen kadın : Ne düşünüyorsun ?
Bu da Derviş : Bırak bu ayakları ,ne soracaksan sor.


Kaçıştan kaçmak

O akılcılığını, yakın çevresinin kendisine yüklediği sıkıntı ve depresyondan kaçmak ve kurtulmak için kullanmıştı.

Şimdi ise bu akılcılığı anlamayı zorlaştıran şey, onun bir zamanlar her şeyden kaçmak için kullanılmış olması ama bu kaçışın çok başarılı olması sebebiyle ,bugün işin renginin bu kaçıştan kaçmaya çalışmaya dönüşmüş olmasıdır.

4 Eylül 2009 Cuma

Yazarken elisıkı,beklerken cömert olmak...

George Steiner Beckett için diyorki;

" Kelimeleri bir kasadan,tükenme sınırındaki bir stoktan alıp ,gün ışığına çıkarılmaları gerçekleşiyormuş gibi kullanır.Aynı kelime işini görüyorsa onu iyice aşındırıp,anonim hale gelinceye kadar kullanmaya devam eder.Nefes boşa harcanmayası bir mirastır,tek heceli sözler sair günler için yeterde artar.Nokta için tanrıya şükür,biz boşboğazları sıfırı tüketmekten koruduğu için.

Bütünlüklü bir hakikati,geçeği yada duyguyu beşinci,onuncu veya milyonuncu kez dile getirilmiş hakikat,gerçek yada duyguyu zaten kör,sağır ve duygusuz olan herhangi bir insana aktarmaktan geçtim,kendi saf benliğine aktarabileceğin fikri,kibirli bir budalalıktan başka bir şey değildir."



3 Eylül 2009 Perşembe

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

1 eylül kuledibi toplantımızda polis tarafından açık alanda içki içtiğimiz için mekanı terk etmeye zorlandık. vede ettik. cuba bar da devam ettik...
dünyanın heryerinde böyle saçma sapan uygulamalar "canlı" olan birşeylerin üzerine yapılmıştır... canlılığımız olduğu sürece yola devam...

Doğum

Gün, 5,30 gibi ağarmaya başladı.6 gibi de o kızıl yuvarlağın ucunu gördüm köprünün ayaklarının arasından.Dünya ya gelmeye çalışan bir bebeğin ,annesinin kasıklarının arasından başını uzatması gibiydi hali.Yandaki binanın balkonunda da bir adam var; benimle birlikte doğmaya çalışan yeni günü izleyen."Acaba o duyabiliyormudur?" diye düşündüm bir ara ,doğan günün çığlıklarını.Sonra susturdum düşüncelerimi telaşla, belki benim çığlıklarımı da duyabiliyordur endişesiyle.

1 Eylül 2009 Salı

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

moğolistan'ın dağlık alanlarında bir yerde rengi kandan kırmızı, dokusu kadifeden daha yumuşak bir çiçeğin üzerine konmuş olan bir kelebek üstünden geçen hüthüt kuşundan ürkmüş ve kanatlarına bütün gücüyle yüklenerek canını kurtarmaya çabalamıştır. bu sert ve ani kanat hareketleri çiçeğin hemen üzerinde bir hava akım türbülansına neden olmuş ve saniye saniye çapı büyüyerek atmosfer hareketlerinin de etkisiyle batıya doğru yönelmiştir. belli bir süre sonra büyük rüzgar siklonlarının içine katılmış ve güneşin battığı saatlerde asya ve avrupa'yı birbirinden ayıran büyük su yolunun üstüne ulaşmıştır...içinde o güzel kırmızı aşk çiçeğinin tozlarıyla beraber...
geceyi tophane üzerinde konaklamak iyi bir fikir gibi gelmiş ve kendine kavak ağaçlarının arasında dinlenebileceği bir yer ararken yaklaşan sonbaharın etkisiyle kurumuş, sararmış souta yaprağının daldan kopmasına neden olmuştur...tam içi hüzünle dolacak iken aşağıda nargilesini içip, kitabını okuyan o biçareyi görmüş ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yaprağı ona doğru üflemiştir...
aklında sabitleşmiş bir konu olduğu halde, nargilesini içip kitabını okuyan bu yetenekli olgun insan örneği, bir "pıt" sesiyle karşısındaki koltuğun üzerine düşen sararmış souta yaprağına dikkatle bakmış, sanki son derece normalmiş, sanki zaten randevuları varmış, bugün tophanede bulunma nedeni zaten buymuş gibi, uzanarak, nazikçe vede dikkatlice yaprağı almış üzerine gerekli şeyleri yazarak kitabının sayfalarının arasına koymuştur...
havada uçan martılardan biri bunu görmüş, hemen denize dalarak istavrite söylemiş ve böylece yerküre okyanuslarının tamamında öykü bilinir hale gelmiştir...yukarıda da durum farklı değildir; kelebek rüzgarının etkisiyle dalından kopan yaprak salına salına ait olduğu yere doğru giderken üzerine vuran ışığı türlü oyunlara çevirdiği için kutup yıldızı bunu hemen farketmiş ve kainatın en kara deliklerine kadar durumu herkese bildirmiştir...
küçük sarı güzel yaprak sayfalar arasında bir rafta yerini almış ve sular tanrısı ile gökler tanrısının vereceği karar doğrultusunda hayatının kalan kısmının nasıl olacağını beklemektedir....
sessizlik...

sessizlik ,müzik ve sessizlik

Güzelliği hissedebilmek,çalkalanmış ruh hali,boğucu sevinç halleri,kimi zaman bir fotograftaki bakış,bitenin içinde yer etmiş hüzünlü kabulleniş,kumsalda ölüme yatmış bir martının gözleri anlatılamayan ,sadece sezebildiğimiz şeyler uyandırır içimizde.Temelden bizi sarsan ne varsa,ruh depremlerimizin tetikleyicilerinin anlatılması imkansızdır,yanlızca denenebilir.Tüm bunların ötesinde sadece,her yere bulanmış bir sessizlik vardır.

Anlatmanın yetmediği yerde,sessizliğin sesinin güçlendiği o anların ardından en yakın gelen müziktir hep.Zira dikkat ettiniz mi bilmem ,sessizlik bütün iyi müziklerin ayrılmaz bir parçasıdır.Kimi müzik vardır ki diğerlerinden daha az önemlidir, çünkü sürekli konuştuğundan daha az şey söylemektedir.Müzik bir varolma düzlemi yaratabilir bizlere,çoğu zamanda en önemli,en anlatılamaz hallerimizin kimine karşılık gelir.Gerçeklerimizin bazen bir görüntüsünü yakalayıp sunar belleğimize,yada bir görüntünün ardında ki gizli gerçekleri uyandırıp canlandırabilir.Ama asıl yaptığı tüm sanatlarda olduğu gibi,her zaman duyduğumuzu ama hiç bir zaman açıklayamadığımızı tüm çıplaklığıyla sunmasıdır bizlere.Schopenhauer'in kalıcı bir kurtuluşun olmadığı görüşünü bile yumuşatan bir şeydi müzik,anlıkta olsa bize doyumlar sağlıyordu ,zaman -mekan kavramını birazda olsa öteleyebiliyorduk,iradenin o akıcı etkisini azda olsa yokedebiliyorduk sanat ve özellikle müzik sayesinde.

Sanırım şimdi söyleyemediğim şeyleri en doyurucu haliyle sadece müzik anlatabilirdi.Oysa öyle bir becerim yok ne yazık ki.Bu durumda sadece sessizlik kalıyor geriye sığınacak.Müzikten bile önce gelmiyor mu sessizliğin evrensel dili çoğu zaman? Üstelik paylaşılabilen bir şey değilmidir sessizlik?Kendi içinde dilimlenmez mi?Herkese bir dilim düşmez mi?Herkes elindeki sessizliğin tadını çıkaramaz ,elindekiyle doymaz mı?


Sessizliğin dingin ve hiç hali herşeyden önce vardı.Belkide biz, o nedenledirki, o büyülü sessizlik hallerine kuşkuyla yaklaşıyoruz,bizden sonrada sadece sessizliğin var kalacağını biliyoruz. Sonunda baktığımızda sadece sessizliktir bizden artan.