2 Aralık 2009 Çarşamba
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
24 Ekim 2009 Cumartesi
İnsanoğlunun ayna ile ilgili kurduğu sorunlu ilişki üzerine
Şimdi bu lafla söze başlamak bazı riskler içeriyor gibi gözükse de,bu söz, yine de basitin içindeki derin anlamlara bir giriş olabilecek özellikte algılanabilir aslında,düşünsenize hele de aynada kendimize bakar olduğumuz bir anda.Böyle düşündüğümüzde Jurassic Park filminde T-Rex in jipi kovaladığı sahnede,jipin dikiz aynasından T-rex i bize gösteren Spielbelg ,aynı dikiz aynasında ki bu ibareyi gözümüze sokarak belkide filmine farklı bir boyut katmak istemiş olabilir.
Umberto Eco,Ortaçağı Düşlemek kitabında “raslantısal ışık yayılmasını yansıtma yetisi olan her düzgün yüzeyi” ayna olarak tanımlıyor ki bizim burada konu edeceğimiz ayna kavramı bu genel tanımdan başlayarak arkası sırlı o cam yüzeye kadar uzanıyor.Burada yer alacak ayna kavramının bir takım filmotografilerden,psikolojiye,oradan felsefeye,edebiyata,resme dokunduğunu,bazen banyonuzdaki ayna ile özdeşleştiğini ve bazen de metafizik bir etki yarattığını gördükçe bir kez daha hayatın nasıl bir yanılsama bütünü olduğu yönündeki inancımızı kuvvetlendirdiğini görüp şaşırabiliriz.
Eco’nun tanımından hareketle bir “ayna” sözkonusu olacaksa eğer ışığa ihtiyacımız olduğu kesin,bunun yanında bu ışık yayılmasını yansıtacak bir yüzeye de gerksinmemiz var.Ama bence (Eco’nun tanımlamasında yer almayan) asıl üzerine ışık vuran ve yüzeyde yansıyacak “şey” olmadan hiçbir ayna varolamaz fikri ayrıca heyecan verici.Burada"şey" diye nitelediğimiz bir nesne veya onun bizde yarattığı bir imge olabilir ama bizim nesneleride kolayca imgeleştirdiğimiz düşünüldüğünde imge terimini kullanmak daha doğru geldi bana.Zira her şey bizim için biraz "gibi"olan değil mi,her nesneyi "gibi"leştirme alışkanlığımız yok mu?Öyle ise imgeye "gibileşmiş nesne"diyebilirmiyiz?
Bu “imge” konusu üzerinde biraz düşününce “ışık” için aslında bir bahane oldukları fikrine ulaşılabilir.İmgelerden ayıklanmış bir dünyada ışık ne anlam yükleyebilir ki sonsuz gerçekliğine?İmgelerden yoksun bir evrende,bilincimizde herhangi bir yansımaya yol açmayan düşünceler,imgesiz ışık gerçeğinde olduğu gibi bizi ,uçsuz bucaksız bir anlamsızlığın ortasında terk edip gitmeyecek mi?Bu haliyle imge denilen şey düşünce huzmelerimizi durdurup ,yansıtan şey olmuyor mu?Nesne ışığı durduran ve onu yansıtan bir şey olarak algılandığında,imgeye de düşüncelerimizi durduran ve yansıtan şey olarak bakmak bir yanılsama mı?
Öyleyse bu imge konusunda biraz duralım.Doğu Romanın ortodoks fanatikleri ikonların imgesel bütünlüğüne saldırıp onları parçalarlarken tek bir güdüyle hareket ediyorlardı:onlara yüklenmiş anlamları zihinlerden silip atabilmek.Biz ise günümüzde farklı bir yol seçmiş gibi görünüyoruz:imgelere taşıyamayacakları kadar çok anlam yüklemek,onları anlama boğmak.Ancak sonuçta geldiğimiz noktada Bizanslı ikonoklastların imgeleri parçalayarak yok etme fikrinden çokta ötede bir yerde durmadığımız görülüyor,bizde boğarak yok ediyoruz. Oysa ki imgenin hakikat ve gerçeklikle olan ilgisi oldukça zayıf bağlarla örülmüştür,imgenin daha çok var olan dünya yada gerçeklikle ilgisini garip bir illüzyon içeren sihirli bir ilişki olarak algılamak gerekir ki bu durumda gerçeklik hiçbir zaman varlığından emin olunamayacak bir hal alır.Bu durumun katlanılmazlığı geçmişte onu parçalama şeklinde ortaya çıkmışsa da bugün onu boğma düzeyinde devam ediyor gibidir.İmge fikrine bu saldırganlığın altında yatan bir tek gerçek olabilir ki oda imgenin bizi hemen etkisi altına alabilen bir büyüsünün olması ve bizi her seferinde şaşırtmasıdır.Bu etkilenmeyi yaratabilecek olan imge kendiliğinden ortaya çıkabilecek kadar iradi,kendisine biz bir anlam yüklenmeden önce davranarak,kendi anlamını kendi dayatan bir imge olmalıdır.Aksi halde imge üzerine çullanan anlam koyucuların tecavüzlerine dayanamayıp,özgün bir imge olmanın çok uzağında kalacak, özgün bir varlık olarak yansıttığı insan imgesi de bir piç olarak doğacaktır.Ama aslına bakarsanız imgelerin birbiriyle benzeştiği varsayımından hareketle bir takım çıkarımlarda bulunma çabası, sonuçta bir hiçlik,bir dondurma,bir hareketsizleştirme eylemine dönüşerek dünyayı bir şekilde durdurma uğraşımızın çabaları gibi görünmektedir.Bu tamda Warhol'un sözünü ettiği ,bir imgenin tam göbeğinde yer alan boşluk yada hiçlik duygusuna benzeyen bir algılamadır ki bu noktada yokluk,hiçlik yada boşluğa anlam yüklemeye çalışmak imgeyi kurtarma boş uğraşımız olarak ayrıca anlamsız olmaktadır.İmgeyi gerçeğe yaklaştırabilmek adına anlam,duygu,hareket,düşünce eklemeye çalışmak fikri bu noktada sadece bizim yarattığımız bir yanılsamanın unsurları olup çıkmıyor mu? diye sorabilmeliyiz kendimize;en azından aynada kendimize bakarken.
Bizim bir şekilde kirletmediğimiz sadece kendi anlamıyla kabul edip,algıladığımız imge nasıl bir şey olmalıdır?Daha doğrusu "masum imge" nedir?
İmgeleri gerçekliğe ulaşabilmenin unsurları olarak kullanma fikrini anlayabilmemize rağmen,gerçekliğin o kadar da açık seçik olmadığı gerçeği ile bu imgelerin gerçekliğine duyduğumuz güven arasında oluşan çatlaktan bakmaya çalıştığımızda, masum bir imge bulmanın zorluğu ile orantılı olarak, masum bir gerçeklik açıklamasının da mümkün olmadığını görebiliriz.Masum imgenin bence en önemli özelliği kendi farkındalığında olmamasıdır ki bu aynı zamanda bir bilinçsizlik halini gerektirir.İmgenin masum olabilmesi için ondan çok şey isteyeceğiz ama kendini bir imge sanmamalı ,aynı zamanda, bir "araç"olma halinden de uzak olmalıdır.Ondan beklediğimizin sadece"şey"in yansıtılması olduğunu bilmelidir.Bunun dışındaki her çabanın gerçek kavramımıza kısa devre yaptırması kaçınılmaz gözükmektedir.Zira imgeler üzerlerine bir bakışın izlerinin düştüğünü anladıkları anda anlam yaymaya başlayan fosforlu taşlara dönüşebilmektedirler.Ayna metaforuda tüm bunların bireysel yaşamımızdaki yansımasından başka bir şey değil gibi geliyor.Tek yapmamız gereken tüm imgelere karşı aynada ki imgemize gösterdiğimiz duyarlılığı gösterebilmekte gizli sanki.Oysa ne yazık ki aynanın bize sunduğu yansıtılmış gerçeklik dünyası çoğu zaman bize daha cazip gözüküyor,diğer bir çok bahşedilmiş gerçekliklerimize yaptığımız haksızlığı tekrarlayarak,o dünyayı duyarlılık göstermenin ötesine geçerek ,nesnel dünyamızın gerçekliğine tercih ediveriyoruz.
Sonra muhtemelen döneceğimiz bu imge konusunu, yazımızın asıl konusu olan "Ayna" adıyla bir de film yapmış A. Tarkovski'nin "Mühürlenmiş Zaman" kitabından bir alıntıyla bitirelim:"İmge hakikatin suretidir.Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını yakaladığımız hakikatin sureti."
Devam eder nasılsa.....
19 Ekim 2009 Pazartesi
Murphy diye biri
-Her zaman, her şeyin yolunda gitmesini bekleyen bir terslik mutlaka vardır.
17 Ekim 2009 Cumartesi
Myra Ellen
The Fisherman and the Syren- Frederic Leighton-1856-58İlk aklıma kazınan onunla ilgili, şu sözleri oldu:”bir zamanlar yağmurda şemsiye ihtiyacı duymazken,artık yağmurun sizi sadece ıslattığını düşünüyorsanız yeni bir sayfa açmanız gerekiyordur.”
Ama bu nerede, ne zaman oldu hatırlamıyorum, ancak dikkatimi çekmişti bir kere, sızıvermişti hayatıma bir yerinden; olabilecek en iyi andı, en kırılgan halimde, içimdeki hiç bir şeyi, koyduğum yerde bulamadığım günlerimdi. Her şeyin umutsuz gözüktüğü,kendimin en gözde yabancısı olduğum zamanlardı ve korkularımla ,inançlarımın hiç bitmeyecek sandığım meydan savaşının tam ortasındaydım.Sanki ihtiyaç duyduğum bir koruyucu melek yolda bir şeye takılıp kalmıştı ve gecikecekti de , "o"nu yollamıştı önden.İstediğini söyleyebilmenin önemini anlamama,bazen zalim olmak gerektiğine vurgu yapmıştı ya, bunu bile öyle anlaşılmaz bir şekilde zerk etmişti ki bünyeme,yaşadıklarımın bende yaratması gereken zatürre etkisi,bir hapşırık kıvamında kalıvermişti. Tüm okuduklarımdan daha fazla şey söyler gibi gelmişti bana ya da şimdiye dek okuduklarımın yetersiz olduğu fikri uyanmıştı onun sözlerini dinlerken.
Bu zamanlarda değil de müziğin taçlandığı zamanlarda "dahi" sayılabilirdi.2,5 yaşında piyano çalmaya başlamak,5 yaşında beste yapmak ,9 ‘un da ise bunlara bir de söz yazmak nasıl bir şey olabilir ki? 5 yaşında burs kazanıp,11 inde bursun kesilmesi gibi ne kadar hızlı yaşanır bazı şeyler? 21'inde tecavüze uğramak nasıl bir duvar etkisi yapar süratle giden bir kariyere,kişiliği nasıl tuz buz ,ruhunun kemiklerini nasıl un ufak eder? Yaşadığın o travmatik olayın izlerini yok etmede kullandığın yönteme hayran olmamak elde değil, ”me and a gun”isimli şarkında hepsini anlatıyorsun zaten.Tüm o olayı.Nasıl bir katarsistir bu? Her şarkıda yinelediğin.
Sonrasında , başka zamanlarda ekliyorsun haklı bir öfkeyle “beni orgazma ulaştırabilirsin ama bu seni peygamber yapmaz” diyerek.Bir zamanlar bana da öğrettiğin bu yerinde zalimlik fikrini perçinlemek istercesine, “dua ette adetim gecikmesin” diyecek kadar da tehditkar olabiliyorsun,hatta esprili. Herhangi biri bana” a mosquito my libido”dese beni elde edebilir diyecek kadar da alçakgönüllülükle yapıyorsun tüm bunları.
Ortak dostlarımız da var bu arada. Neil Gaiman gibi,Sandman de ki “delirium”karakterinin esin kaynağı kızıl saçlı şarkıcı kadın olduğun söylenir hep.Ve ben hep umut ederim bir babayiğit çıksa da (ki bu aralar sadece Christopher Nolan var aklımda )Sandman’ i film yapsa ve tüm müzikleri de sana ait olsa diye.Leonard Cohen’de ortak tanıdıklarımızdan,Michael Strip ,Kurt Cobain,Robert Plant(ki sana evlenme teklif etmiştir ve rivayete göre 9 yaşından beri ona aşıksındır ve ergenlik yıllarında onu düşünerek masturbasyon yaptığını bile söylemişsindir ki yine de bu evlenme teklifini reddetmiş ve sadece onunla yatıp sonrasında da “i could do it myself better” demişsindir) diğerleri.
Şarkılarında en sevdiğim şey ise onları başkalarına yazdığını hissetmemiş olmam.Hepsini kendin için yazmışsın belli ki.Ama bu onları herkesin yapabilecek bir büyü taşıyor ya da herkesten bir parça var sanki içlerinde.Müstehcenin bu kadar naif olabileceğini fısıldarken bir yandan ,bir yandan da piyanonla birlikteliğinin çıkardığı erotizm yüklü ses kulaklara doluveriyor.Bir gün belki bir Pearl Jam yada Songs Ohia parçasını da seslendirir diye bekleyip duruyorum.Ama biliyorum ki diğer cover'ların gibi onlarda sana ait olacak bir şekilde,sanki yeniden yazılmış,yeniden bestelenmiş gibi.
Senin varoluş biçimin ,bir yandan da kendine karşı bir oluş içeriyor,sesinde,şarkı sözlerinde,düşüncelerinde,sahnede hayat buluyor.Her kadın gibi varlığına katkıda bulunduğunu düşündüğün bu şeyleri yapmak belli ki hoşuna gidiyor.Erkeklerin mutlak hakim olduğunu düşündüren,sınırları oldukça dar kadına ait alanda öylesine ustalıkla ve beceriyle kendini ifade edebiliyorsun ki,bu var olma biçimine hayran olmamak mümkün değil.Belki de bu yüzden sen habire üretiyorsun ve ben de durmadan onları tüketiyorum.Hemen hemen yaşıtız seninle,aynı dünya zamanına şahitlik ettik.Ama sanıyorum, yargıçlık edebilseydik tarihimizin tüm bu yaşadıklarına, aynı hükümleri verirdik.O yüzden dinliyorum hala söylediklerini...
Benim için hep bir Syren olarak kalacaksın.
10 Ekim 2009 Cumartesi
Değişim
9 Ekim 2009 Cuma
Harikalar Diyarından kadına dair notlar

7 Ekim 2009 Çarşamba
Harikalar Diyarından kadına dair notlar

30 Eylül 2009 Çarşamba
Harikalar Diyarından kadına dair notlar
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
27 Eylül 2009 Pazar
songs ohia -lioness
of that look of the lioness to her man across the Nile
it is that look of the lioness to her man across the Nile
wanna feel my heart break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
you can't get her fast enough
I will swim to you
whether you save you me
whether you savage me
want my last look to be the moon in your eyes
want my heart to break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
it is for me the eventual truth
it is that look of the lioness to her man across the Nile
and you can't get here fast enough
I will swim to you
19 Eylül 2009 Cumartesi
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
Harikalar Diyarından Kadına dair notlar
A woman moddeling for Alphonse Mucha.Lewis Carroll ,tüm yazın aleminde bazen Poe’da ki gibi gotik,bazen de Baudelaire’in şiirlerindeki gibi lirik bir kahraman olarak karşımıza çıkan kediye Alis’in ağzından şöyle seslenir: “İşe bakın!Gülümsemeden yoksun bir kedi çok görmüştüm,ama kediden yoksun gülümsemeye hiç rastlamamıştım!” Ve ilerleyen bölümlerde de kedi bu sefer Alis’e kendisi ile ilgili gerçekleri ifade eder: “Şimdiii,köpek kızınca havlar,sevinince kuyruğunu sallar biliyorsun,Bense,sevinince mırlar,kızınca kuyruğumu sallarım.Demek ki ben deliyim.”
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
18 Eylül 2009 Cuma
Rastlantı üzerine rastlantısal devam yazısı
Böyle düşünürsek büyük ölçüde yanılırız,zira rastlantı konusunda da bilimsel araştırmalar yapılması hiç de olanaksız değildir.Şans oyunlarının analizleriyle başlayan bu araştırmalar bugün olasılık hesapları adıyla bilinen ve uzun süredir matematiğin yan dalı olarak kabul edilen bir konunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.Uzun bir süre içinde çok kez yinelenen bir olaylar dizisi yada geniş sistemlere ilişkin olarak rastlantı öğesinin araştırılmasında ,bilinmezlikten bilinebilirliğe bu geçiş büyük bir önem taşır.( lotoyu tuttursak,eve bir çeşme yaptırsak fena mı olur?)
Rastlantı ya da gelişigüzelliğin fazla anlam taşımadığı kanısında mısınız?
Günümüzde çok iyi bilindiği gibi hayvan ve bitki türlerinin kalıtımsal özellikleri bir kuşaktan diğerine kromozomların içerdiği DNA tarafından taşınır.DNA nın A,T,G ve C harfleriyle tanımlanan dört ayrı türe ait elemanlardan oluşan uzun bir zincir olduğunu biliyoruz.Dolayısıyla kalıtımın dört harfli bir alfabe ile yazılan uzun mesajlardan oluştuğunu varsayıyoruz.Hücre bölünmesi sırasında bu mesajlar her yeni hücre tarafından kopyalanır.Bu sırada bazen mutasyon denilen gelişigüzel yanlışlarda ortaya çıkar ve böylece her yeni hücre yada birey, atalarından farklı bir takım özelliklere sahip olur.Doğal eleme bunların bazılarını seçerken ,geri kalan güçsüz ya da daha az şanslı olanları yok eder.Bu da yaşamın temel taşlarını oluşturan genetik iletilerin taşınmasında rastlantının ne denli rol oynadığını göstermektedir.(Dünyaya gelebilmek bu anlamda rastlantının kendisidir ama bu bir talih midir,talihsizlik midir? bilemem...)
Siz bizim deterministleştiremediklerimizdenmisiniz?
Zamanın akışı tüm dünyayı algılamamızda önemli bir işlev görür.Aslında rastlantının da buna benzer algı sağlayıcı bir özelliği vardır ki bu ikisi arasında var olan bağlantıyı açıklamakta ve zaman kavramını tanımlamakta bize iki teori yardım etmektedir(şimdilik).
Klasik mekanik ve kuantum mekaniği.
Klasik mekaniğin İsa'sı sayılan Newton(ki kendisi İsa'da olduğu gibi başının üstünde dikenli bir dalla değilde ,kafasına düşmekte olan bir elma ile resmedilir) mekaniğine göre fiziksel bir sistemin belli bir zamandaki-buna başlangıç zamanı diyoruz-durumunu ,yani konumunu ve hızını biliyorsak diğer herhangi bir zamandaki durumunu da kestirebiliriz.Yani bir sistemin başlangıç durumunu biliyorsak ,bu durumun zaman içinde uğradığı değişimleri ve buna bağlı olarak sistemin herhangi diğer bir zamandaki durumunu da saptayabiliriz.(Oh kurtulduk geleceğin belirsizliğinden,Yaşasın elma!)
Bu teorinin dünyamıza ilişkin tamamen determinist bir portre çizdiğini görebiliriz:Evrenin gelişigüzel seçilmiş bir başlangıç zamanındaki durumunu biliyorsak herhangi bir başka zamanındaki durumunu da saptayabiliriz.Veya bir eylemimizle ilgili başlangıç durumunu iyi tanımlamışsak, daha sonra bu eylemimizin sonuçlarının neler olacağını da üç aşağı beş yukarı bilebiliriz.
Bu nokta da Laplace'ın determinizme ilişkin ünlü açıklamasını burada vermeden bir yere varmak zor görünüyor :
"Doğanın yaratılışında rol oynayan tüm güçleri ve doğayı oluşturan tüm öğeleri bilen ve bu bilgileri çözümleyecek denli güçlü olan bir zeka,evrendeki herşeyi tek bir formülle açıklayabilirdi.Böyle bir zeka için hiçbirşey belirsiz yada bilinmez olmayacağı için geçmişte,gelecekte aydınlanırdı.Bu güne dek tüm yaptıklarına karşın insan zekası bunun ancak silik bir kopyası olabilmiştir."Biraz teolojik ama bizim için gerekli bir açıklama.Çünkü...
Bu görüş akla şöyle bir soruyu getiriyor:determinizm ile rastlantı yada determinizm ile özgür irade arasında uyum olduğu söylenebilir mi?
Yaşamı anlayabilme yolunda rastlantı ve olasılıkların önemli rol oynadığını bildiğimiz için ilk anda determinizmi yadsımaya eğilimli olabiliriz.Gerçekte ise rastlantı ve determinizmin çelişkili gibi görünmesi yanlış bir izlenimdir.Ya da daha doğrusu paradoksal bir izlenimdir diyelim.Çünkü birazdan göreceğiz ki rastlantı ile determinist diyebileceğimiz düzenek tavuk yumurta(ki her ikisi de protein demektir)paradoksuna benzer.
Çay ve kahve molası yanında da biraz mantık(protein içermez):
A.1) Her olayın bir nedeni vardır. (Bu neden bir rastlantıya dayanabilir.)
A.2) Her olayın belirli bir nedeni vardır. (Belirli bir neden içinde rastlantı aramak boşunadır.Ama bazen bulunabilirde.)
A.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir nedeni vardır. (Hem zorunlu hem belirli bir neden varsa ,rastlantıya rastlamak artık zordur.Belki sadece neden kısmında bulunabilir.)
B.1) Her olayın bir etkisi vardır. (Kelebek etkisi.)
B.2) Her olayın belirli bir etkisi vardır. (Hafif bir esinti olabilir.)
B.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir etkisi vardır. (Sanırım bu bir fırtına.)
C.1) Evrende önceki olaylar sonraki olayları belirler. (Önceki olay A.1 e dayanıyorsa yaşam başlamış demektir.)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları belirler. (sanırım evriliyoruz)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları zorunlu olarak belirler.( artık bize homo sapiens diyorlar)
Burada, 3'lerin 1 ve 2'leri zorunlu kıldığı ortadadır: 3'ler doğru => 1 ve 2'ler de doğrudur. Aynı şey ters yönde sözkonusu değil. 1'leri, 2 ve 3'lerin doğruluğunu varsaymadan öne sürebiliriz. 1'lerin inkarı, 2 ve 3'lerin de inkarını gerektirirken, 3'leri yok saymak, 1 ve 2'leri de yok saymayı gerektirmez.
Mola bitti yola devam...
Determinizm ile rastlantı arasında mantıksal açıdan bir çelişki bulunmamaktadır.Yani bir durumun başlangıcındaki koşullar önceden belirlenmiş olabileceği gibi rastlantısal yoldan ortaya çıkmış da olabilir.Daha teknik anlatırsak durumun başlangıç halinde belli ölçüde olasılık payı bulunabilir.Eğer hal böyleyse var olan durum herhangi diğer bir zamanda da rastlantısallık öğesi içerecek ve bu da yeni bir olasılık payının ortaya çıkmasını gerektirecektir.Herhangi bir durumun başlangıç hali uygulamada yüzdeyüz kesin olarak bilinemeyeceği için düşük bir olasılık da olsa rastlantının herzaman hesaba katılması gerekir.Başlangıç durumunun içerdiği çok küçük bir rastlantısallık ,daha sonraki bir aşamada çok daha büyük boyutlar kazanabilir.Yani determinizm rastlantıyı ortadan kaldırmaz.Rastlantı kendi determinist anlayışını beraberinde getirir.( Ne yani şimdi geleceğin hala belirsiz olabileceğini mi söylüyorsun?Bu elmada zaten kurt vardı!)
Ama istenirse hala Newton 'un klasik mekaniğine takılıp kalanlar için ,klasik mekanik ,rastlantı ve gelişigüzelliğe hiç yer vermeden anlatılabilir.Ve hayatta böyle tanımlanabilir.(on yıl önce,on yıl sonraki konumumla ilgili hesaplamalar yapmaya başlamıştım, halen ilk yıldayım ,ancak üzerinden henüz hesaplayamadığım dokuz koca yıl daha geçmiş)
Ancak kuantum mekaniği raslantısal ve gelişigüzel olmadan pek birşey ifade etmez. René Thom 'a göre madem ki bilimin amacı yasaları oluşturmaktır,evren ve yaşamla iligili her tür bilimsel araştırma ve bunun sonucu ister istemez determinist yasaların bulunmasıyla sonuçlanacaktır.Ama bu determinizmin Laplace'ın ki gibi olması gerekmez:pekala da bir olasılık payını yönlendiren bazı determinist yasalar elde edilebilir,rastlantıdan uzak kalmak sanıldığı kadar kolay değildir!
Thom'un bu görüşü rastlantı ve determinizm ikilemi ve bununla bağlantılı olan öznel gerçekliğimiz(yada özgür irade diyelim) konusu yönünden önem taşımaktadır.Aslında sorunu şu yada bu mekaniği seçerek çözmemiz mümkün değildir çünkü her mekaniğin özünde determinizm bulunmaktadır.Sorunu mekanik dışında da çözmek mümkün olmayabilir,çünkü ortaya koyacağımız her şey,bir düşünce bile kendi içinde determinist bir süreci başlatabilir,kendi kural ve yasalarıyla var olmaya çalışır.
Laplace determinizmine kıyasla kuantum mekaniğinde rastlantıya ayrılan yer ,bu mekaniğin öznel gerçekliğimize ilişkin görüşlerle daha çok uyum sağlayacağı umudunu güçlendirmiştir.Çünkü kuantum mekaniği, olma ihtimalini hep bir kenarda tutarak ilerleyen bir süreçtir.(Olma ihtimali varsa olur)Ama bu umut gerçekleşmesi olanaksız bir düştür.Çünkü başkalarının öznel gerçekliği bizim için bir sorun oluşturmaz,çünkü onların aldığı kararlarla ilgili kolayca tümüyle determinist bir açıklamayı kabul edebiliriz.Asıl sorun determinizmle kendi öznel gerçekliğimiz arasındaki çatışmadadır.Bu sorunu ise ,çeşitli seçeneklerin bulunduğu aşamada bunlardan yalnızca birini seçerek kendimize karşı üstlendiğimiz sorumluluk olarak tanımlayabiliriz.(Varoluşçu mekanik diye birşey buldum galiba:))
Aslında pek fazla bilinçli seçim özgürlüğümüzün olmadığı gerçeği bu noktada karşımız çıkar.Yaşamlarımız bilinçli benlerin temsilinden çok, bölük pörçük düşlere daha yakındır.En önemsediğimiz şeyler üzerinde denetimimiz pek azdır,can alıcı karalarımızın çoğu haberimiz olmadan alınır.Bilinç varlıkların düzeninde bize öğretilenden çok daha az önem taşır.Bazen de size acı vereceğini bildiğiniz buram buram sorumluluk kokan bir seçim yapmak zorunda kalabilirsiniz.Sonuç olarak ,rastlantı öznel gerçekliğimizi anlamamıza yardım edemez.Hiçbirşeyi bilemezsin ,sadece olasılıkları bilirsin.(Hay aksi Varoluşçu mekanik diye birşey yokmuş!...)
Geleceğin rastlantının elinde oyuncak olmaması temennisine bir darbede Gödel'in eksiklik teoreminden gelmiştir.Bir durumun irdelenmesi,o durumla ilgili karar vermenin olağanüstü uzun bir süreç olması nedeniyle bizi sonuçların doğruluk ve yanlışlığını saptayamadığımız bir konuma ulaştırır.Yani öznel gerçekliğimizin anlamlı bir kavram olmasının başlıca nedeni evrenin ,daha doğru bir deyimle bizim kendi karmaşıklığımızdır(ya Newton seni özleyeceğiz anlaşılan).Gödel, matematiksel tümevarımda dahil olmak üzere ,mantıksal çıkarım ve matematiğin bütün araçlarıyla donansak bile,belli doğru önermelerin ispatlanamaz kalacağını göstermiştir.Yada ispatlanabilir doğru bir önermenin ,ispatlanamayacak aksiyomlardan oluşabileceğini.Yani ispatlanabilir olanla ,doğru olan arasında sonsuza kadar kapatılamayacak bir yarık vardır.Aynen rastlantı ile öznel gerçekliğimiz arasında olduğu gibi.
Ev ödevi :Şimdi bir görev üstlenelim,görevin adı Yaşamı başlatmak olsun.Elinize boş bir kağıt alın ve bir kaç denklem yazarak yıldızları,galaksileri,ve tüm öğeleriyle evreni yarattığınızı varsayın.Şimdi sıra evrende yaşamı başlatacak mesajınızda.Bu noktada akılda tutmanız gereken şey ,evrendeki tüm gelişigüzelliğe karşın mesajınızın varlığını sürdürmek zorunda oluşu.Klasik kaos,kuantum belirsizliği,bir yere kadar rölativite ve hatta Gödel teoremi elele verip yarattığınız evreninize rastlantı saldırıları düzenleyeceklerdir.Bakalım hangi aşamaya kadar direnebileceksiniz,bu durum mesajınızı nasıl etkileyecek?
Ev ödeviyle ilgili ipucu:Yaşam evreni kendi amaçları için kullanmak ve evrenin yapısında bulunan düzenlilikten yararlanmak üzere sayısız olanak üretmiştir.Bu düzen bulunduğu ve yaşam bu düzenin farkına varıp ondan yararlandığı içinde bir süre sonra yaşamın yeni bir öğesi ortaya çıkmıştır:zeka.Unutmayalım her rastlantı yeni bir düzenin başlangıcıdır,kendi düzeniyle doğar.
Bakıldı,budandı,aşılandı:Rastlantı ve Kaos- David Ruella
Rastlantı ve Zorunluluk-Jacques Monod
16 Eylül 2009 Çarşamba
Carpe Diem
Olmuş olanla başetmek çok zordur.
Olmakta olanı görememek ise bir dramdır.
14 Eylül 2009 Pazartesi
Akrep ve yelkovan arasında
Ve tüm bunların temsilcisi ve kolluk kuvveti ,gestaposu saatler:
yaşamın öncesi ve sonrasını ayıran kitap ayraçları
borçlandığımız hayatlarımızı parça parça haczeden icra memurları
yaşamı kuşbaşı eşit parçalara bölen bir kasabın elindeki keskin satır
ölçülebilirliğin ve standartlaşmanın tescilli noteri
tektipleşmenin mikro aracı,haute couture'ü
farklı kültürlerdeki insanların zamanlarını birbirine ekleyen borsa göstergesi,ahlaksız broker'ı
alarmları ile hep birşeye başlamamız gerektiğini hatırlatan uyandırıcılarımız
doğal ve biyolojik saatlerimizin acımasız düşmanı
tüm yaşamımızdaki amansız takipçimiz,zamanın özel dedektifleri
her yerde karşımıza çıkan şımarık ,yüzsüz ,arsız,buyurgan illet.
12 Eylül 2009 Cumartesi
Maskeli Kuledibinde yağmur ve sessizlik
8 Eylül 2009 Salı günü polis bizi kuledibinde bulamadı. Biz oradaydık aslında, sanırım sadece insanlar göremiyorlardı. Onlar bizi Gloria jeans kafe’de kahve içip, yağmuru seyrederken gördüklerini düşünebilirler; halbuki biz Kulebindeydik; onlar gerçek değildi. Nevin, liloböceği, derviş ve zibidi kılığına girmiştik sadece, hiçbirimiz sonrasında parantez’in karşısındaki kafe’ye gidip bira da içmedi...
Sonra... hangisi hakikat hangisi gerçek onu da bilememiştik zaten
11 Eylül 2009 Cuma
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
10 Eylül 2009 Perşembe
Sezgi gücü
Peki, yeterlimidir yanlışı görebilmek, ama doğruyu bulamamak hali ?
İnsan halimizi daha iyi nasıl açıklayabiliriz ,kaldı ki yanlışları bile görebildiğimiz hala tartışmalıyken.
8 Eylül 2009 Salı
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
7 Eylül 2009 Pazartesi
Sorulması gereken sorular Bölüm II
Kaçıştan kaçmak
O akılcılığını, yakın çevresinin kendisine yüklediği sıkıntı ve depresyondan kaçmak ve kurtulmak için kullanmıştı.
Şimdi ise bu akılcılığı anlamayı zorlaştıran şey, onun bir zamanlar her şeyden kaçmak için kullanılmış olması ama bu kaçışın çok başarılı olması sebebiyle ,bugün işin renginin bu kaçıştan kaçmaya çalışmaya dönüşmüş olmasıdır.
4 Eylül 2009 Cuma
Yazarken elisıkı,beklerken cömert olmak...
3 Eylül 2009 Perşembe
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
Doğum
1 Eylül 2009 Salı
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
sessizlik ,müzik ve sessizlik
Güzelliği hissedebilmek,çalkalanmış ruh hali,boğucu sevinç halleri,kimi zaman bir fotograftaki bakış,bitenin içinde yer etmiş hüzünlü kabulleniş,kumsalda ölüme yatmış bir martının gözleri anlatılamayan ,sadece sezebildiğimiz şeyler uyandırır içimizde.Temelden bizi sarsan ne varsa,ruh depremlerimizin tetikleyicilerinin anlatılması imkansızdır,yanlızca denenebilir.Tüm bunların ötesinde sadece,her yere bulanmış bir sessizlik vardır.
Anlatmanın yetmediği yerde,sessizliğin sesinin güçlendiği o anların ardından en yakın gelen müziktir hep.Zira dikkat ettiniz mi bilmem ,sessizlik bütün iyi müziklerin ayrılmaz bir parçasıdır.Kimi müzik vardır ki diğerlerinden daha az önemlidir, çünkü sürekli konuştuğundan daha az şey söylemektedir.Müzik bir varolma düzlemi yaratabilir bizlere,çoğu zamanda en önemli,en anlatılamaz hallerimizin kimine karşılık gelir.Gerçeklerimizin bazen bir görüntüsünü yakalayıp sunar belleğimize,yada bir görüntünün ardında ki gizli gerçekleri uyandırıp canlandırabilir.Ama asıl yaptığı tüm sanatlarda olduğu gibi,her zaman duyduğumuzu ama hiç bir zaman açıklayamadığımızı tüm çıplaklığıyla sunmasıdır bizlere.Schopenhauer'in kalıcı bir kurtuluşun olmadığı görüşünü bile yumuşatan bir şeydi müzik,anlıkta olsa bize doyumlar sağlıyordu ,zaman -mekan kavramını birazda olsa öteleyebiliyorduk,iradenin o akıcı etkisini azda olsa yokedebiliyorduk sanat ve özellikle müzik sayesinde.
Sanırım şimdi söyleyemediğim şeyleri en doyurucu haliyle sadece müzik anlatabilirdi.Oysa öyle bir becerim yok ne yazık ki.Bu durumda sadece sessizlik kalıyor geriye sığınacak.Müzikten bile önce gelmiyor mu sessizliğin evrensel dili çoğu zaman? Üstelik paylaşılabilen bir şey değilmidir sessizlik?Kendi içinde dilimlenmez mi?Herkese bir dilim düşmez mi?Herkes elindeki sessizliğin tadını çıkaramaz ,elindekiyle doymaz mı?Sessizliğin dingin ve hiç hali herşeyden önce vardı.Belkide biz, o nedenledirki, o büyülü sessizlik hallerine kuşkuyla yaklaşıyoruz,bizden sonrada sadece sessizliğin var kalacağını biliyoruz. Sonunda baktığımızda sadece sessizliktir bizden artan.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
THE LOGBOOK OF THE DERVISH
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Görme engelliyim,çünkü aşinayım
Dışındaki dünyayı, kayıtsızlığı kendine ulamış bir bilinçle görmeye çalıştıkça ,tanışıklık artıyor ve fakat bu tanışıklık yabancılaşmanın delirtici tekdüzeliğini de kamçılıyor ruhunun derinliklerinde . İronisine hayran kaldığı bu durumun yarattığı dalgalanmalara kendini bıraktıkça ,altındaki gizli anlamıda yakalayabileceği umuduyla daha bir bakıyor ve bakmaya devam ettikçe daha bir yayılıyor kayıtsızlık bilincine ,buna izin veriyor, çünkü bu aşinalık haline özlem duygusu karıncalandırıyor bedenini.Baktıkça tanıdık gelen bu şeyler, anlamını yitirmeye başlayana kadar bakmaya devam edecek onlara .Aşina olduğunu anlaması için artık onları görememesi yeterli olacak .Bu yeterli aşinalık durumu onun özlemini çektiği, etrafındakileri bulanıklaştıran ,bilincinin onlardan ayrı olduğunu, onlardan ayrı durduğunu,onlardan farklı olduğunu yadsımasını sağlayacak ,bir anlamda onların kendi dışında oluşturduğu dünyaya kendi kabulünüde sağlayacak. Bu bulanıklık hali ,ta ki onu da kendi içine alıp, tüm bu olanlara baktığı notayı silikleştirene kadar bakmaya devem edecek.Belkide sonunda görecek.
28 Ağustos 2009 Cuma
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
27 Ağustos 2009 Perşembe
THE LOGBOOK OF THE DERVISH
26 Ağustos 2009 Çarşamba
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
bütün sosyete ordaydı :))
pek bir eğlenceli geçti.
dr. gaffar'a özel katkılarından dolayı teşekkür ederiz.
artık resmi fotoğrafçımız olan kenan yine sanatını konuşturdu.
oya hergün daha bi enteresan kadın olma yolunda emin adımlarla gidiyor...
ya hayriye!! ne diim bilmem ki... aştı kendini... ha bu arada bana kadınlarla ilgili verdiği bir sır çok içimi acıttı...
vildan artık geceye özel kıyafetler giymeye başladı...
nevin başta yabancıladı sonra açıldı, yol aldı...
bu şehri farklı bir gözle görmemizi sağlayan tüm dostlara, selam olsun...
25 Ağustos 2009 Salı
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
23 Ağustos 2009 Pazar
20 Ağustos 2009 Perşembe
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
her arayış bir seyahattir... içimde benden daha fazla kendim olan bir ben var...arayış, nihai karanlıktan önce karşılaşmak ve dostluk edebilmek bir süre...anlamsız olduğunu anlatabilmek karşılıklı...
DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ
bir uzun arayıştı arpa boyu yol alındı, anlaşıldı ki aramakla bulunmuyor, o ya kendi geliyor yada hiç gelmiyor...ömür de böyle geçiyor...
rastlantı üzerine rastlantısal bir şeyler
"hayat, tanrinin gordugu bir ruya mi yalnizca?" Miguel Unomuno'nun Sis romaninda gecen bir cumle: "benim basimdan gecenler, etrafimdakilerin baslarindan gecenler hakikat mi, hayal mi, yoksa tanrinin bir ruyasi mi sadece? o uyandigi zaman kaybolacak bir ruya olmasin bunlar, eger ona dualar ediyor, ezgilerde onu yuceltiyorsak, bu, onu uyutmak, sallayarak ruyalara dalmasini saglamak isteginden dogamaz mi?"
1-düzensiz rastlantılar: bu tür rastlantıları bir kurala bağlamak mümkün olmamıştır ve ilerde bir kurala bağlanabilecekleri de şüphelidir.
2-düzenli rastlantılar: bunların bir kurala bağlı olarak ortaya çıktıkları saptanmış olan rastlantılardır.









