2 Aralık 2009 Çarşamba

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

zümrüd-ü anka'nın galata kulesinden kanatlanıp uçtuğunu görenler olmuş. simurg'a ulaşma yolunda, yoluna devam eylermiş, bilse de sonunu...

24 Ekim 2009 Cumartesi

İnsanoğlunun ayna ile ilgili kurduğu sorunlu ilişki üzerine


Bölüm 1: objects in the mirror are closer than they appear

Şimdi bu lafla söze başlamak bazı riskler içeriyor gibi gözükse de,bu söz, yine de basitin içindeki derin anlamlara bir giriş olabilecek özellikte algılanabilir aslında,düşünsenize hele de aynada kendimize bakar olduğumuz bir anda.Böyle düşündüğümüzde Jurassic Park filminde T-Rex in jipi kovaladığı sahnede,jipin dikiz aynasından T-rex i bize gösteren Spielbelg ,aynı dikiz aynasında ki bu ibareyi gözümüze sokarak belkide filmine farklı bir boyut katmak istemiş olabilir.
Umberto Eco,Ortaçağı Düşlemek kitabında “raslantısal ışık yayılmasını yansıtma yetisi olan her düzgün yüzeyi” ayna olarak tanımlıyor ki bizim burada konu edeceğimiz ayna kavramı bu genel tanımdan başlayarak arkası sırlı o cam yüzeye kadar uzanıyor.Burada yer alacak ayna kavramının bir takım filmotografilerden,psikolojiye,oradan felsefeye,edebiyata,resme dokunduğunu,bazen banyonuzdaki ayna ile özdeşleştiğini ve bazen de metafizik bir etki yarattığını gördükçe bir kez daha hayatın nasıl bir yanılsama bütünü olduğu yönündeki inancımızı kuvvetlendirdiğini görüp şaşırabiliriz.
Eco’nun tanımından hareketle bir “ayna” sözkonusu olacaksa eğer ışığa ihtiyacımız olduğu kesin,bunun yanında bu ışık yayılmasını yansıtacak bir yüzeye de gerksinmemiz var.Ama bence (Eco’nun tanımlamasında yer almayan) asıl üzerine ışık vuran ve yüzeyde yansıyacak “şey” olmadan hiçbir ayna varolamaz fikri ayrıca heyecan verici.Burada"şey" diye nitelediğimiz bir nesne veya onun bizde yarattığı bir imge olabilir ama bizim nesneleride kolayca imgeleştirdiğimiz düşünüldüğünde imge terimini kullanmak daha doğru geldi bana.Zira her şey bizim için biraz "gibi"olan değil mi,her nesneyi "gibi"leştirme alışkanlığımız yok mu?Öyle ise imgeye "gibileşmiş nesne"diyebilirmiyiz?
Bu “imge” konusu üzerinde biraz düşününce “ışık” için aslında bir bahane oldukları fikrine ulaşılabilir.İmgelerden ayıklanmış bir dünyada ışık ne anlam yükleyebilir ki sonsuz gerçekliğine?İmgelerden yoksun bir evrende,bilincimizde herhangi bir yansımaya yol açmayan düşünceler,imgesiz ışık gerçeğinde olduğu gibi bizi ,uçsuz bucaksız bir anlamsızlığın ortasında terk edip gitmeyecek mi?Bu haliyle imge denilen şey düşünce huzmelerimizi durdurup ,yansıtan şey olmuyor mu?Nesne ışığı durduran ve onu yansıtan bir şey olarak algılandığında,imgeye de düşüncelerimizi durduran ve yansıtan şey olarak bakmak bir yanılsama mı?
Öyleyse bu imge konusunda biraz duralım.Doğu Romanın ortodoks fanatikleri ikonların imgesel bütünlüğüne saldırıp onları parçalarlarken tek bir güdüyle hareket ediyorlardı:onlara yüklenmiş anlamları zihinlerden silip atabilmek.Biz ise günümüzde farklı bir yol seçmiş gibi görünüyoruz:imgelere taşıyamayacakları kadar çok anlam yüklemek,onları anlama boğmak.Ancak sonuçta geldiğimiz noktada Bizanslı ikonoklastların imgeleri parçalayarak yok etme fikrinden çokta ötede bir yerde durmadığımız görülüyor,bizde boğarak yok ediyoruz. Oysa ki imgenin hakikat ve gerçeklikle olan ilgisi oldukça zayıf bağlarla örülmüştür,imgenin daha çok var olan dünya yada gerçeklikle ilgisini garip bir illüzyon içeren sihirli bir ilişki olarak algılamak gerekir ki bu durumda gerçeklik hiçbir zaman varlığından emin olunamayacak bir hal alır.Bu durumun katlanılmazlığı geçmişte onu parçalama şeklinde ortaya çıkmışsa da bugün onu boğma düzeyinde devam ediyor gibidir.İmge fikrine bu saldırganlığın altında yatan bir tek gerçek olabilir ki oda imgenin bizi hemen etkisi altına alabilen bir büyüsünün olması ve bizi her seferinde şaşırtmasıdır.Bu etkilenmeyi yaratabilecek olan imge kendiliğinden ortaya çıkabilecek kadar iradi,kendisine biz bir anlam yüklenmeden önce davranarak,kendi anlamını kendi dayatan bir imge olmalıdır.Aksi halde imge üzerine çullanan anlam koyucuların tecavüzlerine dayanamayıp,özgün bir imge olmanın çok uzağında kalacak, özgün bir varlık olarak yansıttığı insan imgesi de bir piç olarak doğacaktır.Ama aslına bakarsanız imgelerin birbiriyle benzeştiği varsayımından hareketle bir takım çıkarımlarda bulunma çabası, sonuçta bir hiçlik,bir dondurma,bir hareketsizleştirme eylemine dönüşerek dünyayı bir şekilde durdurma uğraşımızın çabaları gibi görünmektedir.Bu tamda Warhol'un sözünü ettiği ,bir imgenin tam göbeğinde yer alan boşluk yada hiçlik duygusuna benzeyen bir algılamadır ki bu noktada yokluk,hiçlik yada boşluğa anlam yüklemeye çalışmak imgeyi kurtarma boş uğraşımız olarak ayrıca anlamsız olmaktadır.İmgeyi gerçeğe yaklaştırabilmek adına anlam,duygu,hareket,düşünce eklemeye çalışmak fikri bu noktada sadece bizim yarattığımız bir yanılsamanın unsurları olup çıkmıyor mu? diye sorabilmeliyiz kendimize;en azından aynada kendimize bakarken.
Bizim bir şekilde kirletmediğimiz sadece kendi anlamıyla kabul edip,algıladığımız imge nasıl bir şey olmalıdır?Daha doğrusu "masum imge" nedir?
İmgeleri gerçekliğe ulaşabilmenin unsurları olarak kullanma fikrini anlayabilmemize rağmen,gerçekliğin o kadar da açık seçik olmadığı gerçeği ile bu imgelerin gerçekliğine duyduğumuz güven arasında oluşan çatlaktan bakmaya çalıştığımızda, masum bir imge bulmanın zorluğu ile orantılı olarak, masum bir gerçeklik açıklamasının da mümkün olmadığını görebiliriz.Masum imgenin bence en önemli özelliği kendi farkındalığında olmamasıdır ki bu aynı zamanda bir bilinçsizlik halini gerektirir.İmgenin masum olabilmesi için ondan çok şey isteyeceğiz ama kendini bir imge sanmamalı ,aynı zamanda, bir "araç"olma halinden de uzak olmalıdır.Ondan beklediğimizin sadece"şey"in yansıtılması olduğunu bilmelidir.Bunun dışındaki her çabanın gerçek kavramımıza kısa devre yaptırması kaçınılmaz gözükmektedir.Zira imgeler üzerlerine bir bakışın izlerinin düştüğünü anladıkları anda anlam yaymaya başlayan fosforlu taşlara dönüşebilmektedirler.Ayna metaforuda tüm bunların bireysel yaşamımızdaki yansımasından başka bir şey değil gibi geliyor.Tek yapmamız gereken tüm imgelere karşı aynada ki imgemize gösterdiğimiz duyarlılığı gösterebilmekte gizli sanki.Oysa ne yazık ki aynanın bize sunduğu yansıtılmış gerçeklik dünyası çoğu zaman bize daha cazip gözüküyor,diğer bir çok bahşedilmiş gerçekliklerimize yaptığımız haksızlığı tekrarlayarak,o dünyayı duyarlılık göstermenin ötesine geçerek ,nesnel dünyamızın gerçekliğine tercih ediveriyoruz.
Sonra muhtemelen döneceğimiz bu imge konusunu, yazımızın asıl konusu olan "Ayna" adıyla bir de film yapmış A. Tarkovski'nin "Mühürlenmiş Zaman" kitabından bir alıntıyla bitirelim:"İmge hakikatin suretidir.Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını yakaladığımız hakikatin sureti."

Devam eder nasılsa.....

19 Ekim 2009 Pazartesi

Murphy diye biri

-Her zaman, her şeyin yolunda gitmesini bekleyen bir terslik mutlaka vardır.

-Bu ters gidecek şey her neyse, hep en kötü zamanda meydana gelir.

-Sen ters gidebilecek 4 şeyin ters gitmesini engelleyecek bir takım önlemler aldığında, mutlaka gözden kaçırdığın 5. şey ters gider.

-Ayrıca eğer bir şeyin ters gitme olasılığı varsa ,zaten en çok zarar verebilecek olan ters gidecektir.

-Çünkü işlerin ters gitmesi için düz gitmesinden daha çok neden vardır.

-O nedenledir ki, bir işin ters gitme olasılığı varsa, ters gider.

-Bir işin ters gitme olasılığı yoksa bile ters gider.

-Tüm bunlara rağmen işler ters gittiğinde gülümseyebiliyorsan, aklına suçu üzerine atacak birisi geldiği içindir.

-Ama bunu yaparken bile bir şeyler ters gidebilir.

-Ve tüm bunlara karşın hala yaşıyorsan bu ters gidecek şeylerin bitmemiş olduğunun göstergesidir.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Myra Ellen

The Fisherman and the Syren- Frederic Leighton-1856-58








İlk aklıma kazınan onunla ilgili, şu sözleri oldu:”bir zamanlar yağmurda şemsiye ihtiyacı duymazken,artık yağmurun sizi sadece ıslattığını düşünüyorsanız yeni bir sayfa açmanız gerekiyordur.”

Ama bu nerede, ne zaman oldu hatırlamıyorum, ancak dikkatimi çekmişti bir kere, sızıvermişti hayatıma bir yerinden; olabilecek en iyi andı, en kırılgan halimde, içimdeki hiç bir şeyi, koyduğum yerde bulamadığım günlerimdi. Her şeyin umutsuz gözüktüğü,kendimin en gözde yabancısı olduğum zamanlardı ve korkularımla ,inançlarımın hiç bitmeyecek sandığım meydan savaşının tam ortasındaydım.Sanki ihtiyaç duyduğum bir koruyucu melek yolda bir şeye takılıp kalmıştı ve gecikecekti de , "o"nu yollamıştı önden.İstediğini söyleyebilmenin önemini anlamama,bazen zalim olmak gerektiğine vurgu yapmıştı ya, bunu bile öyle anlaşılmaz bir şekilde zerk etmişti ki bünyeme,yaşadıklarımın bende yaratması gereken zatürre etkisi,bir hapşırık kıvamında kalıvermişti. Tüm okuduklarımdan daha fazla şey söyler gibi gelmişti bana ya da şimdiye dek okuduklarımın yetersiz olduğu fikri uyanmıştı onun sözlerini dinlerken.

Bu zamanlarda değil de müziğin taçlandığı zamanlarda "dahi" sayılabilirdi.2,5 yaşında piyano çalmaya başlamak,5 yaşında beste yapmak ,9 ‘un da ise bunlara bir de söz yazmak nasıl bir şey olabilir ki? 5 yaşında burs kazanıp,11 inde bursun kesilmesi gibi ne kadar hızlı yaşanır bazı şeyler? 21'inde tecavüze uğramak nasıl bir duvar etkisi yapar süratle giden bir kariyere,kişiliği nasıl tuz buz ,ruhunun kemiklerini nasıl un ufak eder? Yaşadığın o travmatik olayın izlerini yok etmede kullandığın yönteme hayran olmamak elde değil, ”me and a gun”isimli şarkında hepsini anlatıyorsun zaten.Tüm o olayı.Nasıl bir katarsistir bu? Her şarkıda yinelediğin.

Sonrasında , başka zamanlarda ekliyorsun haklı bir öfkeyle “beni orgazma ulaştırabilirsin ama bu seni peygamber yapmaz” diyerek.Bir zamanlar bana da öğrettiğin bu yerinde zalimlik fikrini perçinlemek istercesine, “dua ette adetim gecikmesin” diyecek kadar da tehditkar olabiliyorsun,hatta esprili. Herhangi biri bana” a mosquito my libido”dese beni elde edebilir diyecek kadar da alçakgönüllülükle yapıyorsun tüm bunları.

Ortak dostlarımız da var bu arada. Neil Gaiman gibi,Sandman de ki “delirium”karakterinin esin kaynağı kızıl saçlı şarkıcı kadın olduğun söylenir hep.Ve ben hep umut ederim bir babayiğit çıksa da (ki bu aralar sadece Christopher Nolan var aklımda )Sandman’ i film yapsa ve tüm müzikleri de sana ait olsa diye.Leonard Cohen’de ortak tanıdıklarımızdan,Michael Strip ,Kurt Cobain,Robert Plant(ki sana evlenme teklif etmiştir ve rivayete göre 9 yaşından beri ona aşıksındır ve ergenlik yıllarında onu düşünerek masturbasyon yaptığını bile söylemişsindir ki yine de bu evlenme teklifini reddetmiş ve sadece onunla yatıp sonrasında da “i could do it myself better” demişsindir) diğerleri.

Şarkılarında en sevdiğim şey ise onları başkalarına yazdığını hissetmemiş olmam.Hepsini kendin için yazmışsın belli ki.Ama bu onları herkesin yapabilecek bir büyü taşıyor ya da herkesten bir parça var sanki içlerinde.Müstehcenin bu kadar naif olabileceğini fısıldarken bir yandan ,bir yandan da piyanonla birlikteliğinin çıkardığı erotizm yüklü ses kulaklara doluveriyor.Bir gün belki bir Pearl Jam yada Songs Ohia parçasını da seslendirir diye bekleyip duruyorum.Ama biliyorum ki diğer cover'ların gibi onlarda sana ait olacak bir şekilde,sanki yeniden yazılmış,yeniden bestelenmiş gibi.

Senin varoluş biçimin ,bir yandan da kendine karşı bir oluş içeriyor,sesinde,şarkı sözlerinde,düşüncelerinde,sahnede hayat buluyor.Her kadın gibi varlığına katkıda bulunduğunu düşündüğün bu şeyleri yapmak belli ki hoşuna gidiyor.Erkeklerin mutlak hakim olduğunu düşündüren,sınırları oldukça dar kadına ait alanda öylesine ustalıkla ve beceriyle kendini ifade edebiliyorsun ki,bu var olma biçimine hayran olmamak mümkün değil.Belki de bu yüzden sen habire üretiyorsun ve ben de durmadan onları tüketiyorum.Hemen hemen yaşıtız seninle,aynı dünya zamanına şahitlik ettik.Ama sanıyorum, yargıçlık edebilseydik tarihimizin tüm bu yaşadıklarına, aynı hükümleri verirdik.O yüzden dinliyorum hala söylediklerini...

Benim için hep bir Syren olarak kalacaksın.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Değişim

Değişim iradi bir çaba ile kendi derinlerinden bir çığlık gibi yükselip gelmiyor,sadece dış koşulların farklılaşması ile geliyorsa,biz ona "uyum" diyoruz ki;bunu tek hücreliler bile yapabiliyor.

9 Ekim 2009 Cuma

Harikalar Diyarından kadına dair notlar









Sheri -redsummer


Bölüm 4 : Yol ile ilgili düşünceler ve pratik bilgiler

Ve böylece bir yol seçmiş oluyorduk size doğru.Ancak yaptığımız bu seçim,bilinçli ve bilerek verdiğimiz bir çok kararımızdan daha gerçek,özgürlükten yoksun,tamamen bizim kişilik yapımıza bağlı bir seçimdi ve bunun sonuçlarını,seçmenin kendisiyle karıştırmamayı umuyorduk.Bu seçimimizle bizi yanılgının beklediği bir yola da girmiş olabilirdik ve kimileri ısrarla bu yanılgının normal bir durum olduğunu öne sürebilirdi.Ama biz biliyorduk ki siz ,ilk bakışta nasıl göründüyseniz bize ,öylesiniz,biz de sizin kendinize özgü varoluş biçimlerinizden gelen sonuçlara katlanmayı zaten baştan kabul ettik.Şimdi bu bir yanılgı mı?
Bu konuda biraz sezgisel algılarımıza güveniyoruz ,karşımızdakinin içsel durumunu anlamak,onun içine sızabilmek için hep onu kullanıyoruz ya,bu kez bir de duyarlılık gelip yardımcı olmak istiyor bize.Diyor ki "eğer başka birinin ruhuna dokunmak ,o ruhun dokumasının ilmeklerini,çizgilerini yoklamak,ondaki yumuşak geçişleri,sert engelleri algılamak istersen yardımcı olurum sana.Ama o kişinin nasıl biri olduğunu söyleyemem,ancak birlikte görebiliriz onu,unutma söyleyememek,görememek değildir.Yeteneğin ve yeterli kavram zenginliğin varsa gördüklerini sen sonra söyleyebilirsin."İkna edici bu açıklamaya rağmen,gözlerimizle apaçık gördüğümüz bir şeyin, kendine özgü belirtilerini söz yada yazı ile anlatmaya sıra geldiğin de, söylenecek ne kadar az şeyimiz olduğunu görüp şaşıracağımızı biliyorduk ya,yine de denemeye karar vermiştik.

Yolun uzun olacağını ortada ve karşımıza çıkaracağı her türlü sürpriz içinde bir baştan kabullenmişlik havasındayız.Ama her yolcu gibi bazı hazırlıklarımız da var, yoldaki duraklarımızda huzurla uyuyabilelim ve yol boyunca manzaranın tadını çıkarabilelim diye.Yolumuz uzun o nedenle ihtiyacınız olan her şeyi yanınıza aldığınızı bir kez daha kontrol edin :
1-Arzu:Burada kastedilen sadece yola çıkma arzusudur,yanlış anlaşılmasın.
2-Cesaret:Her yolculuk çeşitli derecelerde cesaret gerektirir,mümkünse 70 derecenin üstünde bir cesaret alın yanınıza.
3-Sezgi ve duyarlılık:Sezgi ve duyarlılığı akşamdan ütüleyin, buruşmamasına dikkat ederek kolay ulaşılabilir bir yere koyuverin ve yol boyunca üstlerine bir şey dökmemeye gayret edin.
4-Sakinlik:Ama onların dışında sakinliğiniz yanınızda mı mesela,o na çok ihtiyacınız olacak .Eğer sizinkini yeterli görmüyorsanız en yakın marketten büyük boy bir kaç paket daha alın.Artık hazır,paketlenmiş olarak satılıyor.
5-Sabır:Sabrınızı mutlaka bir yerlere tıkıştırın buruşmasına aldırmadan.Zaman alan her süreçte ihtiyacınız olacak sabrınıza.Bunları yazarken bana,okurken de size gerektiği gibi.
6-Espri:Yol boyunca eğlencenin kaynağı olarak nükte ve espriyi hemen elinizin altında bir yerde bulundurun,mesela pantolon cebinizde.
7-Akıl ve mantık:Aklınız ve mantığınızda bir yerlerde olsun çok ihtiyacınız olmamasına rağmen; çünkü onlar büyük heyecanlarla başlayan bir şeyin hüzün dolu ,hayal kırıklıklarıyla yüklü ,boşa çıkabilecek beklentilerle bezeli sonunu görebilmekte size hiç yardımcı olamayabilirler, ancak en azından bundan sonra ki aşamalarda, metodoloji olgusunun içinde bize gerekli olabilirler.Ama şimdiden canınız sıkılmasın böyle hayal kırıklığı,hüzün,boş, sıfatlarının maceranın başına eklenebileceği olasılığından, zira hayatlarımızın tamamından farklı bir süreç yok ortada;biraz düşünürseniz hüzünlü,kırık,boş ,yaşamlarımızın başına da kolayca ekleyebileceğimiz sıfatlar.
8-Ego :Mümkünse ve yapabiliyorsanız kedinizle birlikte egonuzu da evde bırakın, eğer kediniz evde tek başına,sadece egonuzla kalmak istemiyorsa,her ikisini de bir arkadaşınıza bırakın (arkadaşınız kediyi kabul edebilir,ancak siz olmadan sadece egonuzu kabul eder mi bilmiyorum). Ya da, o da olmazsa, egonuzu kedinizle birlikte bir pansiyona bırakmak en iyisi.Ama yanınızda götürme konusunda , kedi ve ego arasında bir seçim yapmanız gerekirse de kediyi seçin. Zira ego'nun tek yapacağı, sizi yoldan alıkoyacak bir dizi bahane üretmek,sürekli başınızın etini yemek olacak.
9-Müzik:Yolculuk sırasında sizi sizden alacak parçalara ihtiyacınız olacaktır.Bizim önerimiz lost highway soundtrack'ı.Ama siz Aşık Veysel'den bir şeylerde seçebilirsiniz.
10-Kitap:Kant'ın bir eserini önereceğiz yolculuk için.Saf Aklın Eleştrisi'nden önce yazdığı düşünülen ama hiç bir yerde yayımlanmamış bir eseri "Saf Şüphenin Yüceltilmesi".Kitap kabaca bir "özü" ya da bir "düşünceyi" bilmek için öncelikle ondan şüphe etmemiz gerçeğinden söz ederek,son çözümlemede o "öz"ün içerdiği özelliklere ulaşabileceğimizden bahsediyor ve bu özellikler "şey"in kendisi içindedirler ya da "şey"in kendisine aittirler diyerek devam ediyor ve bunlar bazı "şey"lerdirler ya da hiç bir "şey" değildirler diye bitiyormuş.Bu durum böylesine açık olduğuna göre okumaya pek gerek yok herhalde,üstelik yayımlanmamış bile.Onun yerine aşağıda ki sorular üzerine düşünerek yolu sıkıcılıktan kurtarabilirsiniz:
A-Bilgi bilinebilir bir şey midir?Bilinmez bir şeyse biz bunu nasıl bilebiliyoruz?
B-Yine de daima severiz önermesinde bu "yine de" içinde bir sonsuz barındırır mı?
C-Schopenhauer'a cinsel olanı felsefeye sokma ilhamı ve Freud'a edepsiz,pornografik sözlerin yerine ,rahatsızlıklarımıza ilişkin bir sahte bilim getirmenin ilhamı gelmeseydi, sıradan bir erkeğin bütün sohbetleri buralara varacak mıydı?
D-Öldükten sonra bize ne olur?Yoksa artık orgazm olamaz mıyız?
11-Fotograf makinesi:Bol filmle birlikte...(Offf ne şaçmalıyorum ben.Artık filme gerek yok,makineler dijital)Bir sürü fotograf çekebilirsiniz yol boyunca,ilerde bakıp bakıp,tekrar bakmak için.Tripod getirmenize gerek yok zira tüm yollarda bir kaç Obi-Wan Kenoni'ye rastlayacaksınız,onlarınkini ödünç alabilirsiniz.
12-Kalp:Ve en önemlisi( bir çoklarınızın itirazlarına rağmen) kalbinizi de getirin.Çünkü onsuz bu yolculuk anlamsız olur.

İki kişi arasındaki ilişki , bir varış noktası değil de, bir yolculuk olarak algılandığı sürece anlamlı görünüyor bana.İlişkinin, sayısız değişim içeren ,büyüyen ,evrilen bir organizma olduğunu algılama güçlüğünün gerisinde yatan asıl neden ise onu, hedeflenen bir dağın zirvesi gibi ,statik bir nokta olarak algılamamız ve zirveye ulaştıktan sonra ,öylece tepesinde oturup ,etrafa bakarak ,sıkılmayı beklememizdir.Unutmayalım ki ilişkinin de durmadan gelişen bir evrim skalası ve bir yaşam süresi vardır.Ölümsüz ilişkiler biz ölümlüler için anlamsız tanımlar gibi gözüküyor ve ne ironiktir ki ,bir ilişki ,sadece, ilişkinin taraflarınıdan birisinin, ilişki sürerken ölmesi sonucunda ölümsüzlük payesi alıyor.
Neyse;Harikalar diyarından kadına dair notların şimdilik sonuna geliyoruz.Ancak başlangıçta yaptığımız gibi kadın ile kedi arasında kurduğumuz o ince bağı biraz daha güçlendirebilmek için konuyu yine kediye getirerek bitirmeye çalışalım,kedi sevmekten bahsederek:Bilge Karasu bir öyküsünde "Kedi sevmek,kedinin,kendisini seven kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmektir"diyor.Böyle sahip olmayı dışarıda bırakan, hatta sahip olmamayı göze almayı gerektiren bir sevgi hali bir çoklarımız için anlaşılmaz ve güç olabilir,Sevdiğinin de ,kendisinin de böylesi bağımsızlığını ilan etmiş bir sevgi anlayışı,kolay katlanılabilir gelmez onlara.Ama ben anladım ki; bir kadını da kedi sever gibi sevmek gerek...

7 Ekim 2009 Çarşamba

Harikalar Diyarından kadına dair notlar





















Edward Hopper-Summer Interior-1909


Bölüm 3:Yol ayrımı

"İşte yol ayrımındayız" dedi.Sonra ağaçlara bakarak ekledi:"Ağaçların her dalı başka bir yönü gösterir,her yön çıkmaz bir sokak,her sokakta biraz daha tehditkar hayat."
"O zaman" dedim."En iyisi bir yaprak gibi bırakmak kendini rüzgara, nereye götürürse,kabullenmek. "

Pozitivist bir akılcı için uygun olmayan bir seyri var bu durumun.Öyle ya, şu ana kadar başımıza gelenlerde ve hedeflerimize ulaşmada kendi tasarılarımızın çelimsizliği yanında rastlantının gürbüz varlığı, umudunu kırabilir böylelerinin.Herhangi bir yasası olmaması,hiç bir teoremle açıklanamaması bir yana,tasarlanmış davranış kalıplarının tüm bu süreçteki hafifliği denendikçe ,daha iyi anlaşılır olur küçük şeylerin süreci etkileyen ağırlığı.Zira kadınla erkek arasındaki tüm bu sürece aslında, gerçek anlamda sevgi dışında her şey karışır,binbir renkli aldatıcı mantığını çözmek zordur işin.Hem zaten bir şey aradığımızda yok aslında,kendimizle aramızda ki mesafenin kısalabileceğini dilemekten başka.Belki bizi bizle buluşturacak bir rüzgarın önüne katılmış ,savruluyoruzdur umudu hepsi hepsi.
Matematik bir aksanı olmaması ile bizi çaresiz bırakan bu sürecin kesinliğinde yaşanan gevşeme,bilincimizi kamçılayıp dirilten bir etki yarattığı ölçüde sorular sormaya başlayacaktık.Tanıdıkça yaşanacak hayal kırıklıklarıydı şimdiden birikenler,istediğimizin olmasının o büyük sevincini yaşayamadan,küçük ayrıntıların yokluğundan hayıflanır oluverecektik.Onaylanmayı bekleyerek aradığımız bir çift gözün ,yok sayıcı bakışlarını hayal edip kederlenecektik.Yol ayrımındaydık ama garip bir ruh hali içindeydik,durduğumuz kavşakta sizinle ilgili bir karardan çok,kendimizle ilgili bir yol seçebilmenin sıkıntısıydı bizi gerginleştiren.Size giden yolların öncesinde,yolun sonunu hayal edip ,önceden deneyimlenmiş kırgınlıklarımızı sarıp sarmaladığımız,tedavi etmeye çalıştığımız bir sahra hastanesiydi durağımız.

Şimdi "Siz" diyerek hala size, devam etmek istiyorum :Kurmaya çalıştığımız şey ,bir çokları için ne kadar "özel" olarak algılansa da,aslında yine bir çoklarının yutkunarak baktığı zorunlu yaşanmışlıklardan ve kimi zaman bedensel cesaret ve kendinden geçişlerden örülü ,gizli ve bir o kadar da tehlikeli labirentlerinde ,kendine has alfabesini sadece iki kişinin oluşturabileceği,tatmin edici bir sevinçten öteye geçemeyecek,aslına bakılırsa geçmemesi de gereken bir şey.Sıradanlığın o kendinden hükümranlığında yaşarken ve kumsalda yalnız ayak izleri bırakırken,birinin çıkıp gelmesi ,kumsalda bıraktığınız kimsesiz izlere,onları bozmadan basıp sizinle birlikte yürümesi hali.İşte bunu denemek istiyorduk,hiç denememektense ,deneyip de yapamamayı göze alarak.
Ama biliyorduk,dikkatimiz kaymıştı bir kere,belli bir yere,belli bir yöne doğru bizi çekmekte olana.Henüz konuşmaya başladık mı sizinle bilmiyorum,ama konuşuyor olsaydık bile sözleriniz ve eylemlerinizin ,içinizdeki en derin gizleri çözmeye yarayacak ip uçları olmadığını biliyoruz.Biz daha az önemli şeylerden anlam çıkarmaya çalışıyoruz :yüzünüzde ki anlatım gibi,kaşınızın hafifçe gerilmesi gibi,dudak kenarınızda bir az önce oluşan bükülme gibi,elinizdeki çatalın,önünüzdeki sevdiğiniz pasta dilimine saplanması gibi.Bir de elimizde garip bir öngörü var.Dikkatimizi çeken insanın,kendi yüreğimizin motiflerini taşıdığı,onun gizli varlığımızın belirtisi olduğu fikri.Ancak tüm bunların ötesinde kişiliğin denetimsiz kaldığı anlarda kendini ele verdiği düşünülürse,içinize hiç beklemediğiniz bir anda sızı verme ve sizi suç üstü yakalama fikri hep umutlandırıyor bizi.Zira irade yada bilincin yaratıcı bir yönü olmadığını biliyoruz.O , bilinçaltımızdan kendiliğinden doğan gerçek tepkilerimizi yaratan öz değil de, daha çok onu denetleyen ve hatta onu saptıran bir işleve sahip.Bu yüzden de sizin denetimli bir farkındalıkla bize sergilediğiniz yüzünüzden çok,onun arkasında ,derin sularda yaşayan gerçek ve duru halinizi aramak bu denli cazip yapıyor belkide sizi.Yani sizin görünür yüzünüzden çok onun arkasındaki gerçekle ilgiliyiz aslında .İçimizde bu gerçek fikri doğduğunda,size doğru çeperlerimizden sadece çekilmekle kalmıyor,size doğru sürükleniyoruz da,sürüklenerek gitme,gönüllü olarak gitmekten ne denli farklıysa.Bu durumu içgüdüsel bir hal olarak görüyorsanız eğer çok yanılırsınız, çünkü içgüdülerimiz sonsuz çeşitlilikten yanadır.Oysa bizim durumumuz düpedüz ayrımcı ve seçici bir tavır içerir.Bizi diğerlerinin çekimlerine karşı,sizin varlığınız dışında bağışık kılacak hiç bir şey yoktur artık.
Biraz iç burkucu görünebilir halimiz size,ama siz bir yandan da umuyorum ki böylesi hayallerle yüklü erkeklerin,gelecekteki sadakatinden ,onların bu kendi varlığını inkar eden halinden endişelenmiyecek,onların yaşadığı bu trajikomik durumu küçük bir tebessümle geçiştirmeyecek kadar duyarlı ve zeki;sıradan gözüken bu ruh halimizin zaman zaman yaydığı ilginçlikten uzak dalgaları dert etmeyecek ,salt biz bazen eğlenceli değiliz diye bunu sorun yapmayacak kadar zengin ve farklı tutkulara sahip birisinizdir.Ben öyle anladım. Bir gün ,en olmadık bir anda,sizinle ilgili bir dizi sorular da soracağımız ve (öyle dilemiyorum ama)cevaplarını verirken üzüleceğimiz o ana kadar,o kaçınılmaz ana kadar, şimdilik yapmamız gereken,sırtımızdan bize dokunan bu rüzgara kendimizi bırakmak sadece.Çünkü gördüğümüz bu bereketli ve davetkar topraklarla ilgili tüm hayallerin bir gün aslında bizim benliğimizin bir yanılsaması olduğunu anlayana kadar önümüzde daha gidilecek yollar,uğranılacak duraklar var ve biz sanıyorum kavşaktan ayrılıyoruz şimdi.

Devam edecek.....yol ile ilgili düşünceler ve pratik bilgilerle.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Harikalar Diyarından kadına dair notlar

Enki Bilal -Bleu Sang-1994
Bölüm 2: Nasıl sevmezdik sizi?
"Akıl,iradenin karar vermek için yaptığı gizli toplantılara giremez;kendi iradesinin asıl niyetlerinin,gizli kararlarının çoğundan habersizdir.Akıl tabi ki iradenin sırdaşıdır ama her şeyi de öğrenmesi mümkün değildir." - A.Schopenhauer

Ama yeteneğimizi bir siluet bulmakta kullanmıştık işte.Belli belirsiz algıladığımız , gerçek haline dönüştürmek için metafizik öngörülerden bile medet umduğumuz,olasılık hesaplarına başvurup,kendimize has, kesinliği doğrulanamaz denklemler oluşturduğumuz,gündelik ilişkilerimizde sorgulamadan algıladığımız jestlere ve sarf edilen sözlere binlerce anlam yüklediğimiz bir sahnede buluvermiştik kendimizi.Sahne her bir dekoruyla belirleyiciydi artık,dramımızda ki aktristi yaratmakta.Ve siz diye hitap edeceğim hala size ,dokunabileceğimiz kadar yakınlaşmıştınız düşüncemize,ama tutamayacağımız kadar uzaktınız hala ellerimize.Mütecaviz bir gülümseme ile küstah bir bakış arasında, kimi zaman sıradan bir giysiyi erotik,omuzunuzdan sıyrılmış buluzun açığa çıkardığı iç çamaşırınızın askısını lirik kılabilen üslubunuzla ,hayalimizde ki kadını düpedüz siz yaratmıştınız.Güzel ve çekiciyse nasıl olsa aptal,zeki ve alımlıysa nasıl olsa soğuk saptamalarının ötesine taşımıştınız erkek dünyasının kadınla ilgili kısır imajını.Ya da sadece ben öyle hissettim ve zaman zaman başka bazı erkeklerde...

Sıradan ve basit olanın güzelliğini görebiliyorduk artık,güzellik biraz gayret gösterirsek kendi çevremizde de bulabileceğimiz bir şey halini alıyordu ,mavinin tonları arasındaki dostluğu algılayabiliyor,kırmızı bir elmanın içinde gizli pembemsi tonu bir meleğin yanaklarına taşıyabiliyor, iştah açıcı bir pizza dilimini oburluğun ve hatta biraz da şehvetin simgesi halinde ısırıyorduk.Estetik anlayışımızın bu devingen hali,önceden görmezden geldiğimiz sıradanın estetiğine olan algımızı kuvvetlendiriyor,bu objelerinde ne kadar çekici olabileceğini gördükçe,onlara aynı değeri vermektense,doğru değeri vermeye çalışıyorduk.Hayatla ilgili tatminsiz duygularımızın nedeni olarak artık yaşamımızdaki kusurları suçlamayacak,ama yaşamlarımıza gerektiği gibi bakabilecek bir olgunluğa erişiyor,sıradan olanın kendi yaşamımız olmadığını kavramaya başlıyorduk.Ama hemen yanıbaşımızdakiyle,bir devamlılığın ne kadar zor olduğunu da biliyorduk, O'na giden yolda yaşayacağımızı bildiğimiz her zorluk gibi.Tutku ile uyum arasındaki birlikteliği bir arada bulmanın imkansızlığını ölçemiyorduk henüz.Zira mantığımıza tamamen egemen olmuş,onun planlarını aralıksız sabote eden,yargılarını eğip,büken bir güce isim bulmaya çalışıyorduk.Sanırım Siz akıl ve mantığımızı ayartmış ve gizlice uzun bir tatile göndermiş olmalıydınız.Çünkü en az sizin kadar albenili,davetkar ve çekici,üstelik birlikte olurken bizi çok daha az zorlayacak ötekilerine karşı ,nasıl bu kadar kayıtsız olabiliyorduk?Üstelik onların yanında sizinle olduğumuz anlardan daha fazla özgüven duymamız,kendimiz gibi olmaktan rahatsız olmamamız,kayıtsız kalmayı başarıp,daha etkileyici sonuçlar almamız mümkünken,neden bu ironiye mahkum oluyorduk?Evet hala kör değildik,her şeyi gördüğümüzü zannediyorduk ; ancak şunun farkında değildik ki ,her şeye ve hatta kendimize bile sizin gözlerinizden bakıyorduk.

Erkek ve kadın arasında ki sancılı ilişkinin ilk ağrılarını hissettiren gerçeğin çehresine hissedilmez bir temastı şu anda yaptığımız, yada olsa olsa onun çehresini değiştirmeye çalışmaktı,ama doğasına dokunamayacağımızı biliyorduk.Kanımızın kaynama noktasına ulaşacağı sıcaklığın hemen öncesinde bir yerdeydik ve onun ısısıyla ellerimiz hafifçe terlemiş bir haldeydik.Bu ısı kimyamızı altüst edeceğe benziyordu,şimdiden zihnimiz kekemeleşmişti,mantığın içi dışına çıkmıştı.Yaratıcı ile yaratılanın birbirine dönüşmesinin kolay olduğu inişli-çıkışlı bir düzlemde,nerede boyun eğeceğimizi,nerede başkaldıracağımızı kestirmeye çalışıyorduk.Kenara çekilenin,orada duran ve bekleyenin istediğinde karşısındakini eğip,bükebileceğini ve hatta eritebileceğini biliyorduk,ama... çoğu zaman yapamıyorduk. Kendimizi bulabilmenin yollarında yok edici,kavurucu bir yangının kundakçısı olmayı göze almıştık işte.Her şeyle, hiçbir şey arasında bir kavşaktınız artık ve biz tam ortasında duruyorduk.

Devam edecek... gibi duruyor;
Her şey gibi bunun da bir sonu olmalı...

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bir kuledibi gecesi daha geçti, ömürden...
gecenin en ağır konusu, terapi ile su altı dalışları arasındaki benzerlik idi...enteresan ve keyifli bir sohbet oldu hayriye'nin katkılarıyla... viyana'dan bir misafir ağırladık, kendisine orada keyifli bir hayat diliyoruz...cenap kulebidi sohbetinin kendisini çok motive ettiğini söyleyerek ayrıldı geceden...zibidi'ye geçmiş olsun diyor yola devam ediyoruz...

27 Eylül 2009 Pazar

songs ohia -lioness

it is for me the eventual truth
of that look of the lioness to her man across the Nile
it is that look of the lioness to her man across the Nile
wanna feel my heart break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
you can't get her fast enough
I will swim to you
whether you save you me
whether you savage me
want my last look to be the moon in your eyes
want my heart to break if it must break in your jaws
want you to lick my blood off your paws
it is for me the eventual truth
it is that look of the lioness to her man across the Nile
and you can't get here fast enough
I will swim to you

Müziği zibidi'nin profilinden dinlenebilir

19 Eylül 2009 Cumartesi

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

TEMEL SORUN ÜZERİNDEKİ BÜYÜK İKİLEM

arzuladıklarımızı sevemeyiz, sevdiklerimizi arzulayamayız...

Harikalar Diyarından Kadına dair notlar

A woman moddeling for Alphonse Mucha.

Lewis Carroll ,tüm yazın aleminde bazen Poe’da ki gibi gotik,bazen de Baudelaire’in şiirlerindeki gibi lirik bir kahraman olarak karşımıza çıkan kediye Alis’in ağzından şöyle seslenir: “İşe bakın!Gülümsemeden yoksun bir kedi çok görmüştüm,ama kediden yoksun gülümsemeye hiç rastlamamıştım!” Ve ilerleyen bölümlerde de kedi bu sefer Alis’e kendisi ile ilgili gerçekleri ifade eder: “Şimdiii,köpek kızınca havlar,sevinince kuyruğunu sallar biliyorsun,Bense,sevinince mırlar,kızınca kuyruğumu sallarım.Demek ki ben deliyim.”

Aslında kedi sadece kendisiyle ilgili ipuçları vermekle kalmıyordu Alis’e ,bana öyle geldi ; biraz da Alis’in hemcinsleriyle ilgili saptamalar yapıyordu gizliden gizliye.Mırıldayıp bazen kendini teslim eden,tırmalayıp bazen kendini çeken bir yaradılış hali sadece kedi için geçerli değil gibi geldi bana.Ben öyle anladım ,yoksa hiç anlamasamıydım...


Bölüm 1 : Sıranın dışına taşan kadın
"Dişilerin dünyası üzerine birşey bilmiyorum"-Lacan

Yukarıda ki saptamanın doğruluğu hakkında şüphem olmamasına karşın yine de anladığım şeyleri sıralamaya çalışayım:
Sadece bir gerçeklik olmanız önemli sayılmaz temelde.Siyah beyaz yada rengarenk ,statik yada devingen görüntülerin bir toplamı ,bir imgesiniz bizler için.Yanyana bir sürü görüntüsünüz ama bu görüntüleri aşan bir durumunuzda var zaman zaman .Bazen belirgin bir farkla ayrılarak diğer görüntülerden ,yanyana okuma mantığından taşanlarınız oluyor.Bu taşkın imgeye siz diyelim ve devam edelim.Sizin oluşturduğunuz imgeyle, sizde oluşan imge bütünleşince,ortaya çıkan kadının görüntülerini, birde üstüste okumak gerekiyor.Genelde bu taşkın kadın imgesinin ,içimizde bir biçimde yaşayan sevdayı yüklem halindeki varlığından sıyırdığı düşünülebilir.O zaman taşkın olan bu imgenin gelişigüzel bir kişi olmadığı inancına varıyoruz yada şöyle mi söylemeliyim ; bu inanca vararak biz gelişigüzel bir kişi oluyoruz.O anlarda siz başkalaşıyorsunuz bizler için enikonu,"bedenime ve ruhuma eziyet edebilirsin ama başkalığıma hayır "der gibi bir hal alıyor tavrınız.Ancak bilmiyorsunuz bizde başkalaşıyoruz ,başkası:başka olduğu için ulaşılmaz olanla birlikte.Her şeyi rahat kılıyorsunuz,herşeyi uysal yada biz öyle algılıyoruz ama ne farkeder ki.Algımızda başka farkındalıklar da olmuyor değil hani;örneğin,etraftaki her şeyi duyulur bağlarından soyutlayarak tasarlamayı,kendimizi perspektif denen yalandan sıyırıp kurtarmayı,başkalarının okumayı yeni söken bir çocuk gibi bir çok planda düşündüğü şeyleri bir tek planda kurup düşünmeyi,saatlerin doğurduğu yanılsamaya artık aldanmamayı,yüzyıllarla dakikaların ardarda gelişini aynı anda kucaklamayı, hep bu zamanlarda öğreniyoruz.Bizde yarattığınız bu etkinin varlığını kavramakla kalmıyoruz yanlızca;bu etkiler arasında ve sizin varlığınız sayeside kurulan oranı da,tek gerçeğimiz gibi anlıyoruz.Ama doğrusunu isterseniz çoğu zaman bu gerçekliği canlı haliyle yakalayamıyor,sadece gölgesini görüp saptayabiliyoruz.Öyle zamanlarda bir gölge oluyordunuz önümüzde ;bu değildir,şu değildir,o değildir dediğimiz.Oysa buydunuz,şuydunuz,oydunuz.Dışımızdaki dünyanın ,insandaki eşdeğerini bize durmaksızın aktaran kişiydiniz.Hayatı bu denli çekilir kılan,onu ölümle yarıştırmamıza neden olan ,hayatın tam ortasındaki çekirdeği oluşturan anlam kargaşasında ,doğmuş olmanın yaşamak için tek neden olmadığını fısıldayan ,beklenmedik bir çekim noktasıydınız kutbumuza. Bu çekimin bizde yarattığı geçici görme bozukluğuna körlük denemezdi kuşkusuz.Kör değildik ama başka birşeyde göremez olmuştuk.Askıya almıştık geçici bir süre için bile olsa ,tüm diğer insanları hırpalamak için kullandığımız eleştirel tavrımızı.Ama bu hayatı rölantide yaşama ve akılcı yorumlardan kaçma durumumuz için bağışlanmayı beklemek çok büyük bir dilek olmasa gerek.Ne de olsa kayıtsızlığın yerini abartının aldığı bir süreci,tüm bunları yazarken bile abarttığımız için kim suçlayabilir ki bizleri.Yalnızlığımızdan da kurtulup,yalnız kalmak isteğiydi bizimkisi.Biz de başlayıp biz de bitecek bir yoldaydık sadece ama, bunu henüz bilmiyorduk.
Fromm'un dediği şeye inanmaya başlamıştık sonunda;sevginin bir nesne sorunu değil,bir yetenek sorunu olduğunu görebiliyorduk,sevmenin kolay ,ama sevilebilecek bir nesne bulmanın zor olduğu yanılsamasından kurtuluyorduk.
Devam edecek....mi acaba?

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

KADIN VE ERKEK

"seni her gördüğümde bu defa son diyorum, bir daha bu adamla öpüşmeyeceğim diye" dedi kadın. uzandı, dudaklarını adamın dudaklarına dayadı, diliyle adamın dilini yakaladı , birlikte ritmik hareketler ederek birbirinin içlerinde eriyen dillerine ılık nefesleri de karışmıştı. sonra bir an durdu kadın. kendini geri çekti. boğazını temizledi ve yürüyen merdivenlerden aşağı doğru inerken etrafına bakındı, aceleyle"ben evliyim sen bir başkasına aşıksın" dedi. adam gülümsedi, aklında netleştirirken bu formülasyonu... güzel bir ilişki diye düşündü, belirsizliğin gizli tadı dolaşırken nöronlarının içinde. bir erkek ve bir kadın arasında erotik dürtünün her zaman varolması gerçeğine karşın, çüksüzmüş gibi rol yapmadığına sevindi adam.bu tutarlı duygusal alandı. diğer tarafta her gün ve her an yeniden üretilen milyonlar ondan hesap sormaktaydılar. bu yüzdendi onun doğrultusunda gitmek zorunda olması. bu da biyolojik alandı. oysa kadın başka türlü yaratılmıştı. o sadece ayda bir kez ürününe sahip oluyordu ve bu yüzdendi şevkat ve ilgi araması. bu yüzdendi bir tanımlama arayışı içinde olması, bu yüzdendi bir daha öpmeme kararı, uzanırken bir kez daha erkeğin dudaklarına...tren geldi, ayrıldılar...

18 Eylül 2009 Cuma

Rastlantı üzerine rastlantısal devam yazısı

Rastlantı,çoğu insan için irkiltici bir kavram olmaya devam ediyor hala. Onun elimizde ki tek şeyi ,kendimizi, bize rağmen ,bizi bizden yok saymasına mı bu denli tavırlıyız? Bu yüzden mi bu denli inkar edici ve mesafeliyiz bu tanıma?
Böyle düşünürsek büyük ölçüde yanılırız,zira rastlantı konusunda da bilimsel araştırmalar yapılması hiç de olanaksız değildir.Şans oyunlarının analizleriyle başlayan bu araştırmalar bugün olasılık hesapları adıyla bilinen ve uzun süredir matematiğin yan dalı olarak kabul edilen bir konunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.Uzun bir süre içinde çok kez yinelenen bir olaylar dizisi yada geniş sistemlere ilişkin olarak rastlantı öğesinin araştırılmasında ,bilinmezlikten bilinebilirliğe bu geçiş büyük bir önem taşır.( lotoyu tuttursak,eve bir çeşme yaptırsak fena mı olur?)
Rastlantı ya da gelişigüzelliğin fazla anlam taşımadığı kanısında mısınız?
Günümüzde çok iyi bilindiği gibi hayvan ve bitki türlerinin kalıtımsal özellikleri bir kuşaktan diğerine kromozomların içerdiği DNA tarafından taşınır.DNA nın A,T,G ve C harfleriyle tanımlanan dört ayrı türe ait elemanlardan oluşan uzun bir zincir olduğunu biliyoruz.Dolayısıyla kalıtımın dört harfli bir alfabe ile yazılan uzun mesajlardan oluştuğunu varsayıyoruz.Hücre bölünmesi sırasında bu mesajlar her yeni hücre tarafından kopyalanır.Bu sırada bazen mutasyon denilen gelişigüzel yanlışlarda ortaya çıkar ve böylece her yeni hücre yada birey, atalarından farklı bir takım özelliklere sahip olur.Doğal eleme bunların bazılarını seçerken ,geri kalan güçsüz ya da daha az şanslı olanları yok eder.Bu da yaşamın temel taşlarını oluşturan genetik iletilerin taşınmasında rastlantının ne denli rol oynadığını göstermektedir.(Dünyaya gelebilmek bu anlamda rastlantının kendisidir ama bu bir talih midir,talihsizlik midir? bilemem...)

Siz bizim deterministleştiremediklerimizdenmisiniz?
Zamanın akışı tüm dünyayı algılamamızda önemli bir işlev görür.Aslında rastlantının da buna benzer algı sağlayıcı bir özelliği vardır ki bu ikisi arasında var olan bağlantıyı açıklamakta ve zaman kavramını tanımlamakta bize iki teori yardım etmektedir(şimdilik).
Klasik mekanik ve kuantum mekaniği.
Klasik mekaniğin İsa'sı sayılan Newton(ki kendisi İsa'da olduğu gibi başının üstünde dikenli bir dalla değilde ,kafasına düşmekte olan bir elma ile resmedilir) mekaniğine göre fiziksel bir sistemin belli bir zamandaki-buna başlangıç zamanı diyoruz-durumunu ,yani konumunu ve hızını biliyorsak diğer herhangi bir zamandaki durumunu da kestirebiliriz.Yani bir sistemin başlangıç durumunu biliyorsak ,bu durumun zaman içinde uğradığı değişimleri ve buna bağlı olarak sistemin herhangi diğer bir zamandaki durumunu da saptayabiliriz.(Oh kurtulduk geleceğin belirsizliğinden,Yaşasın elma!)
Bu teorinin dünyamıza ilişkin tamamen determinist bir portre çizdiğini görebiliriz:Evrenin gelişigüzel seçilmiş bir başlangıç zamanındaki durumunu biliyorsak herhangi bir başka zamanındaki durumunu da saptayabiliriz.Veya bir eylemimizle ilgili başlangıç durumunu iyi tanımlamışsak, daha sonra bu eylemimizin sonuçlarının neler olacağını da üç aşağı beş yukarı bilebiliriz.
Bu nokta da Laplace'ın determinizme ilişkin ünlü açıklamasını burada vermeden bir yere varmak zor görünüyor :
"Doğanın yaratılışında rol oynayan tüm güçleri ve doğayı oluşturan tüm öğeleri bilen ve bu bilgileri çözümleyecek denli güçlü olan bir zeka,evrendeki herşeyi tek bir formülle açıklayabilirdi.Böyle bir zeka için hiçbirşey belirsiz yada bilinmez olmayacağı için geçmişte,gelecekte aydınlanırdı.Bu güne dek tüm yaptıklarına karşın insan zekası bunun ancak silik bir kopyası olabilmiştir."Biraz teolojik ama bizim için gerekli bir açıklama.Çünkü...

Bu görüş akla şöyle bir soruyu getiriyor:determinizm ile rastlantı yada determinizm ile özgür irade arasında uyum olduğu söylenebilir mi?
Yaşamı anlayabilme yolunda rastlantı ve olasılıkların önemli rol oynadığını bildiğimiz için ilk anda determinizmi yadsımaya eğilimli olabiliriz.Gerçekte ise rastlantı ve determinizmin çelişkili gibi görünmesi yanlış bir izlenimdir.Ya da daha doğrusu paradoksal bir izlenimdir diyelim.Çünkü birazdan göreceğiz ki rastlantı ile determinist diyebileceğimiz düzenek tavuk yumurta(ki her ikisi de protein demektir)paradoksuna benzer.

Çay ve kahve molası yanında da biraz mantık(protein içermez):
A.1) Her olayın bir nedeni vardır. (Bu neden bir rastlantıya dayanabilir.)
A.2) Her olayın belirli bir nedeni vardır. (Belirli bir neden içinde rastlantı aramak boşunadır.Ama bazen bulunabilirde.)
A.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir nedeni vardır. (Hem zorunlu hem belirli bir neden varsa ,rastlantıya rastlamak artık zordur.Belki sadece neden kısmında bulunabilir.)
B.1) Her olayın bir etkisi vardır. (Kelebek etkisi.)
B.2) Her olayın belirli bir etkisi vardır. (Hafif bir esinti olabilir.)
B.3) Her olayın zorunlu olan belirli bir etkisi vardır. (Sanırım bu bir fırtına.)
C.1) Evrende önceki olaylar sonraki olayları belirler. (Önceki olay A.1 e dayanıyorsa yaşam başlamış demektir.)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları belirler. (sanırım evriliyoruz)
C.2) Evrende önceki belli olaylar sonraki belli olayları zorunlu olarak belirler.( artık bize homo sapiens diyorlar)

Burada, 3'lerin 1 ve 2'leri zorunlu kıldığı ortadadır: 3'ler doğru => 1 ve 2'ler de doğrudur. Aynı şey ters yönde sözkonusu değil. 1'leri, 2 ve 3'lerin doğruluğunu varsaymadan öne sürebiliriz. 1'lerin inkarı, 2 ve 3'lerin de inkarını gerektirirken, 3'leri yok saymak, 1 ve 2'leri de yok saymayı gerektirmez.
Mola bitti yola devam...

Determinizm ile rastlantı arasında mantıksal açıdan bir çelişki bulunmamaktadır.Yani bir durumun başlangıcındaki koşullar önceden belirlenmiş olabileceği gibi rastlantısal yoldan ortaya çıkmış da olabilir.Daha teknik anlatırsak durumun başlangıç halinde belli ölçüde olasılık payı bulunabilir.Eğer hal böyleyse var olan durum herhangi diğer bir zamanda da rastlantısallık öğesi içerecek ve bu da yeni bir olasılık payının ortaya çıkmasını gerektirecektir.Herhangi bir durumun başlangıç hali uygulamada yüzdeyüz kesin olarak bilinemeyeceği için düşük bir olasılık da olsa rastlantının herzaman hesaba katılması gerekir.Başlangıç durumunun içerdiği çok küçük bir rastlantısallık ,daha sonraki bir aşamada çok daha büyük boyutlar kazanabilir.Yani determinizm rastlantıyı ortadan kaldırmaz.Rastlantı kendi determinist anlayışını beraberinde getirir.( Ne yani şimdi geleceğin hala belirsiz olabileceğini mi söylüyorsun?Bu elmada zaten kurt vardı!)
Ama istenirse hala Newton 'un klasik mekaniğine takılıp kalanlar için ,klasik mekanik ,rastlantı ve gelişigüzelliğe hiç yer vermeden anlatılabilir.Ve hayatta böyle tanımlanabilir.(on yıl önce,on yıl sonraki konumumla ilgili hesaplamalar yapmaya başlamıştım, halen ilk yıldayım ,ancak üzerinden henüz hesaplayamadığım dokuz koca yıl daha geçmiş)

Ancak kuantum mekaniği raslantısal ve gelişigüzel olmadan pek birşey ifade etmez. René Thom 'a göre madem ki bilimin amacı yasaları oluşturmaktır,evren ve yaşamla iligili her tür bilimsel araştırma ve bunun sonucu ister istemez determinist yasaların bulunmasıyla sonuçlanacaktır.Ama bu determinizmin Laplace'ın ki gibi olması gerekmez:pekala da bir olasılık payını yönlendiren bazı determinist yasalar elde edilebilir,rastlantıdan uzak kalmak sanıldığı kadar kolay değildir!
Thom'un bu görüşü rastlantı ve determinizm ikilemi ve bununla bağlantılı olan öznel gerçekliğimiz(yada özgür irade diyelim) konusu yönünden önem taşımaktadır.Aslında sorunu şu yada bu mekaniği seçerek çözmemiz mümkün değildir çünkü her mekaniğin özünde determinizm bulunmaktadır.Sorunu mekanik dışında da çözmek mümkün olmayabilir,çünkü ortaya koyacağımız her şey,bir düşünce bile kendi içinde determinist bir süreci başlatabilir,kendi kural ve yasalarıyla var olmaya çalışır.
Laplace determinizmine kıyasla kuantum mekaniğinde rastlantıya ayrılan yer ,bu mekaniğin öznel gerçekliğimize ilişkin görüşlerle daha çok uyum sağlayacağı umudunu güçlendirmiştir.Çünkü kuantum mekaniği, olma ihtimalini hep bir kenarda tutarak ilerleyen bir süreçtir.(Olma ihtimali varsa olur)Ama bu umut gerçekleşmesi olanaksız bir düştür.Çünkü başkalarının öznel gerçekliği bizim için bir sorun oluşturmaz,çünkü onların aldığı kararlarla ilgili kolayca tümüyle determinist bir açıklamayı kabul edebiliriz.Asıl sorun determinizmle kendi öznel gerçekliğimiz arasındaki çatışmadadır.Bu sorunu ise ,çeşitli seçeneklerin bulunduğu aşamada bunlardan yalnızca birini seçerek kendimize karşı üstlendiğimiz sorumluluk olarak tanımlayabiliriz.(Varoluşçu mekanik diye birşey buldum galiba:))
Aslında pek fazla bilinçli seçim özgürlüğümüzün olmadığı gerçeği bu noktada karşımız çıkar.Yaşamlarımız bilinçli benlerin temsilinden çok, bölük pörçük düşlere daha yakındır.En önemsediğimiz şeyler üzerinde denetimimiz pek azdır,can alıcı karalarımızın çoğu haberimiz olmadan alınır.Bilinç varlıkların düzeninde bize öğretilenden çok daha az önem taşır.Bazen de size acı vereceğini bildiğiniz buram buram sorumluluk kokan bir seçim yapmak zorunda kalabilirsiniz.Sonuç olarak ,rastlantı öznel gerçekliğimizi anlamamıza yardım edemez.Hiçbirşeyi bilemezsin ,sadece olasılıkları bilirsin.(Hay aksi Varoluşçu mekanik diye birşey yokmuş!...)
Geleceğin rastlantının elinde oyuncak olmaması temennisine bir darbede Gödel'in eksiklik teoreminden gelmiştir.Bir durumun irdelenmesi,o durumla ilgili karar vermenin olağanüstü uzun bir süreç olması nedeniyle bizi sonuçların doğruluk ve yanlışlığını saptayamadığımız bir konuma ulaştırır.Yani öznel gerçekliğimizin anlamlı bir kavram olmasının başlıca nedeni evrenin ,daha doğru bir deyimle bizim kendi karmaşıklığımızdır(ya Newton seni özleyeceğiz anlaşılan).Gödel, matematiksel tümevarımda dahil olmak üzere ,mantıksal çıkarım ve matematiğin bütün araçlarıyla donansak bile,belli doğru önermelerin ispatlanamaz kalacağını göstermiştir.Yada ispatlanabilir doğru bir önermenin ,ispatlanamayacak aksiyomlardan oluşabileceğini.Yani ispatlanabilir olanla ,doğru olan arasında sonsuza kadar kapatılamayacak bir yarık vardır.Aynen rastlantı ile öznel gerçekliğimiz arasında olduğu gibi.

Ev ödevi :Şimdi bir görev üstlenelim,görevin adı Yaşamı başlatmak olsun.Elinize boş bir kağıt alın ve bir kaç denklem yazarak yıldızları,galaksileri,ve tüm öğeleriyle evreni yarattığınızı varsayın.Şimdi sıra evrende yaşamı başlatacak mesajınızda.Bu noktada akılda tutmanız gereken şey ,evrendeki tüm gelişigüzelliğe karşın mesajınızın varlığını sürdürmek zorunda oluşu.Klasik kaos,kuantum belirsizliği,bir yere kadar rölativite ve hatta Gödel teoremi elele verip yarattığınız evreninize rastlantı saldırıları düzenleyeceklerdir.Bakalım hangi aşamaya kadar direnebileceksiniz,bu durum mesajınızı nasıl etkileyecek?

Ev ödeviyle ilgili ipucu:Yaşam evreni kendi amaçları için kullanmak ve evrenin yapısında bulunan düzenlilikten yararlanmak üzere sayısız olanak üretmiştir.Bu düzen bulunduğu ve yaşam bu düzenin farkına varıp ondan yararlandığı içinde bir süre sonra yaşamın yeni bir öğesi ortaya çıkmıştır:zeka.Unutmayalım her rastlantı yeni bir düzenin başlangıcıdır,kendi düzeniyle doğar.

Bakıldı,budandı,aşılandı:Rastlantı ve Kaos- David Ruella
Rastlantı ve Zorunluluk-Jacques Monod

16 Eylül 2009 Çarşamba

Carpe Diem

Olacak olanın olma ihtimali hep vardır.
Olmuş olanla başetmek çok zordur.

Olmakta olanı görememek ise bir dramdır.

HOLA !!

bir kuledibi daha gecti, huzur ve sukunet icinde...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Akrep ve yelkovan arasında

Zamanın en küçük birimlerinde yaşar olduk, artık sadece para kazanma zamanı bizim zamanımız .Bizim için sadece iş ve eğlenceyle doldurulması gereken bir kavrama dönüşüp ,çelimsizleşti .Günlerimiz ve haftalarımız cılızlaştı,8 saatlik günlerimiz ,5 günlük haftalarımız var artık elimizde.Doğal zaman üzerine hiçbir fikrimiz yok gibi.Mevsimler dönmese de olur bizim için.Güneş ve ay olmasa da yaşayabilir gibiyiz.

Ve tüm bunların temsilcisi ve kolluk kuvveti ,gestaposu saatler:
yaşamın öncesi ve sonrasını ayıran kitap ayraçları
borçlandığımız hayatlarımızı parça parça haczeden icra memurları
yaşamı kuşbaşı eşit parçalara bölen bir kasabın elindeki keskin satır
ölçülebilirliğin ve standartlaşmanın tescilli noteri
tektipleşmenin mikro aracı,haute couture'ü
farklı kültürlerdeki insanların zamanlarını birbirine ekleyen borsa göstergesi,ahlaksız broker'ı
alarmları ile hep birşeye başlamamız gerektiğini hatırlatan uyandırıcılarımız
doğal ve biyolojik saatlerimizin acımasız düşmanı
tüm yaşamımızdaki amansız takipçimiz,zamanın özel dedektifleri
her yerde karşımıza çıkan şımarık ,yüzsüz ,arsız,buyurgan illet.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Maskeli Kuledibinde yağmur ve sessizlik

8 Eylül 2009 Salı günü polis bizi kuledibinde bulamadı. Biz oradaydık aslında, sanırım sadece insanlar göremiyorlardı. Onlar bizi Gloria jeans kafe’de kahve içip, yağmuru seyrederken gördüklerini düşünebilirler; halbuki biz Kulebindeydik; onlar gerçek değildi. Nevin, liloböceği, derviş ve zibidi kılığına girmiştik sadece, hiçbirimiz sonrasında parantez’in karşısındaki kafe’ye gidip bira da içmedi...

Sonra... hangisi hakikat hangisi gerçek onu da bilememiştik zaten

11 Eylül 2009 Cuma

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bir kez daha; varmak istediğimiz yer başladığımız yerdir... uzaklarda aradığımız hemen yanımızdadır... ne güzel...

10 Eylül 2009 Perşembe

Sezgi gücü

Sezgileri oldukça güçlü ve derindi.Görüş gücünün bu derinliği ölçülebilse aslında o kadarda diplere ulaşmadığı görülebilirdi.Yanlışı görebilecek kadardı bu derinlik ama doğruyu bulabilecek kadar değil.

Peki, yeterlimidir yanlışı görebilmek, ama doğruyu bulamamak hali ?
İnsan halimizi daha iyi nasıl açıklayabiliriz ,kaldı ki yanlışları bile görebildiğimiz hala tartışmalıyken.

8 Eylül 2009 Salı

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bin yıl önce iki filozof, ibn-i ahmat ve ibn-i hussein bir dağın yamacında karşılaştılar. hussein sordu, ne ararsın buralarda? ahmat cevapladı; aşkı ararım. ahmat sordu ya sen ne ararsın buralarda? hussein cevapladı; kendimi. dokuzyüz doksan yıl önce tekrar karşılaştılar, tekrar aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar alındı, yine ayrıldılar...dokuzyüz kırk yıl önce yine aynı dağın yamacında karşılaştılar, yine aynı soruları sordular ve yine aynı cevapları verdiler. ama bu kez ayrılmazdan önce birlikte azıklarımızı yiyelim bir daha karşılaşmamız güç olabilir dediler. ahmat çantasından hüznü çıkardı, hussein çantasından sevinci. ahmat sevinçten bir lokma aldı hüzünle aynı lezzetmiş dedi. hussein hüzünden bir lokma aldı, bu sevinç kadar lezzetli dedi. yemek boyunca sohbet ettiler ve pekçok ortak konuları olduklarını gördüler. ayrılık vakti geldi, ayrıldılar. fakat bir küçük yanlışlık oldu ahmat torbasına sevinci, hussein ise hüznü koydu, ama bunu birdaha hiç anlamadılar...
gökyüzünde süzülen kartalın gözyaşlarından başka tanıkları yoktu...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Sorulması gereken sorular Bölüm II

Sorunuzum muhatabı Tanrı ve tek soru hakkınız var:

Biraz akıllı : Hangi soruyu sormamı isterdin ?
Bu biraz daha akıllı : Sormamı en çok isteyeceğin sorunun cevabı nedir ?
Eni konu daha akıllı : Tek bir cevap verebilseydin bana hangi cevabı verirdin ?
Öyle böyle değil ,çok akıllı ve muhtemelen kadın : Ne düşünüyorsun ?
Bu da Derviş : Bırak bu ayakları ,ne soracaksan sor.


Kaçıştan kaçmak

O akılcılığını, yakın çevresinin kendisine yüklediği sıkıntı ve depresyondan kaçmak ve kurtulmak için kullanmıştı.

Şimdi ise bu akılcılığı anlamayı zorlaştıran şey, onun bir zamanlar her şeyden kaçmak için kullanılmış olması ama bu kaçışın çok başarılı olması sebebiyle ,bugün işin renginin bu kaçıştan kaçmaya çalışmaya dönüşmüş olmasıdır.

4 Eylül 2009 Cuma

Yazarken elisıkı,beklerken cömert olmak...

George Steiner Beckett için diyorki;

" Kelimeleri bir kasadan,tükenme sınırındaki bir stoktan alıp ,gün ışığına çıkarılmaları gerçekleşiyormuş gibi kullanır.Aynı kelime işini görüyorsa onu iyice aşındırıp,anonim hale gelinceye kadar kullanmaya devam eder.Nefes boşa harcanmayası bir mirastır,tek heceli sözler sair günler için yeterde artar.Nokta için tanrıya şükür,biz boşboğazları sıfırı tüketmekten koruduğu için.

Bütünlüklü bir hakikati,geçeği yada duyguyu beşinci,onuncu veya milyonuncu kez dile getirilmiş hakikat,gerçek yada duyguyu zaten kör,sağır ve duygusuz olan herhangi bir insana aktarmaktan geçtim,kendi saf benliğine aktarabileceğin fikri,kibirli bir budalalıktan başka bir şey değildir."



3 Eylül 2009 Perşembe

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

1 eylül kuledibi toplantımızda polis tarafından açık alanda içki içtiğimiz için mekanı terk etmeye zorlandık. vede ettik. cuba bar da devam ettik...
dünyanın heryerinde böyle saçma sapan uygulamalar "canlı" olan birşeylerin üzerine yapılmıştır... canlılığımız olduğu sürece yola devam...

Doğum

Gün, 5,30 gibi ağarmaya başladı.6 gibi de o kızıl yuvarlağın ucunu gördüm köprünün ayaklarının arasından.Dünya ya gelmeye çalışan bir bebeğin ,annesinin kasıklarının arasından başını uzatması gibiydi hali.Yandaki binanın balkonunda da bir adam var; benimle birlikte doğmaya çalışan yeni günü izleyen."Acaba o duyabiliyormudur?" diye düşündüm bir ara ,doğan günün çığlıklarını.Sonra susturdum düşüncelerimi telaşla, belki benim çığlıklarımı da duyabiliyordur endişesiyle.

1 Eylül 2009 Salı

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

moğolistan'ın dağlık alanlarında bir yerde rengi kandan kırmızı, dokusu kadifeden daha yumuşak bir çiçeğin üzerine konmuş olan bir kelebek üstünden geçen hüthüt kuşundan ürkmüş ve kanatlarına bütün gücüyle yüklenerek canını kurtarmaya çabalamıştır. bu sert ve ani kanat hareketleri çiçeğin hemen üzerinde bir hava akım türbülansına neden olmuş ve saniye saniye çapı büyüyerek atmosfer hareketlerinin de etkisiyle batıya doğru yönelmiştir. belli bir süre sonra büyük rüzgar siklonlarının içine katılmış ve güneşin battığı saatlerde asya ve avrupa'yı birbirinden ayıran büyük su yolunun üstüne ulaşmıştır...içinde o güzel kırmızı aşk çiçeğinin tozlarıyla beraber...
geceyi tophane üzerinde konaklamak iyi bir fikir gibi gelmiş ve kendine kavak ağaçlarının arasında dinlenebileceği bir yer ararken yaklaşan sonbaharın etkisiyle kurumuş, sararmış souta yaprağının daldan kopmasına neden olmuştur...tam içi hüzünle dolacak iken aşağıda nargilesini içip, kitabını okuyan o biçareyi görmüş ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yaprağı ona doğru üflemiştir...
aklında sabitleşmiş bir konu olduğu halde, nargilesini içip kitabını okuyan bu yetenekli olgun insan örneği, bir "pıt" sesiyle karşısındaki koltuğun üzerine düşen sararmış souta yaprağına dikkatle bakmış, sanki son derece normalmiş, sanki zaten randevuları varmış, bugün tophanede bulunma nedeni zaten buymuş gibi, uzanarak, nazikçe vede dikkatlice yaprağı almış üzerine gerekli şeyleri yazarak kitabının sayfalarının arasına koymuştur...
havada uçan martılardan biri bunu görmüş, hemen denize dalarak istavrite söylemiş ve böylece yerküre okyanuslarının tamamında öykü bilinir hale gelmiştir...yukarıda da durum farklı değildir; kelebek rüzgarının etkisiyle dalından kopan yaprak salına salına ait olduğu yere doğru giderken üzerine vuran ışığı türlü oyunlara çevirdiği için kutup yıldızı bunu hemen farketmiş ve kainatın en kara deliklerine kadar durumu herkese bildirmiştir...
küçük sarı güzel yaprak sayfalar arasında bir rafta yerini almış ve sular tanrısı ile gökler tanrısının vereceği karar doğrultusunda hayatının kalan kısmının nasıl olacağını beklemektedir....
sessizlik...

sessizlik ,müzik ve sessizlik

Güzelliği hissedebilmek,çalkalanmış ruh hali,boğucu sevinç halleri,kimi zaman bir fotograftaki bakış,bitenin içinde yer etmiş hüzünlü kabulleniş,kumsalda ölüme yatmış bir martının gözleri anlatılamayan ,sadece sezebildiğimiz şeyler uyandırır içimizde.Temelden bizi sarsan ne varsa,ruh depremlerimizin tetikleyicilerinin anlatılması imkansızdır,yanlızca denenebilir.Tüm bunların ötesinde sadece,her yere bulanmış bir sessizlik vardır.

Anlatmanın yetmediği yerde,sessizliğin sesinin güçlendiği o anların ardından en yakın gelen müziktir hep.Zira dikkat ettiniz mi bilmem ,sessizlik bütün iyi müziklerin ayrılmaz bir parçasıdır.Kimi müzik vardır ki diğerlerinden daha az önemlidir, çünkü sürekli konuştuğundan daha az şey söylemektedir.Müzik bir varolma düzlemi yaratabilir bizlere,çoğu zamanda en önemli,en anlatılamaz hallerimizin kimine karşılık gelir.Gerçeklerimizin bazen bir görüntüsünü yakalayıp sunar belleğimize,yada bir görüntünün ardında ki gizli gerçekleri uyandırıp canlandırabilir.Ama asıl yaptığı tüm sanatlarda olduğu gibi,her zaman duyduğumuzu ama hiç bir zaman açıklayamadığımızı tüm çıplaklığıyla sunmasıdır bizlere.Schopenhauer'in kalıcı bir kurtuluşun olmadığı görüşünü bile yumuşatan bir şeydi müzik,anlıkta olsa bize doyumlar sağlıyordu ,zaman -mekan kavramını birazda olsa öteleyebiliyorduk,iradenin o akıcı etkisini azda olsa yokedebiliyorduk sanat ve özellikle müzik sayesinde.

Sanırım şimdi söyleyemediğim şeyleri en doyurucu haliyle sadece müzik anlatabilirdi.Oysa öyle bir becerim yok ne yazık ki.Bu durumda sadece sessizlik kalıyor geriye sığınacak.Müzikten bile önce gelmiyor mu sessizliğin evrensel dili çoğu zaman? Üstelik paylaşılabilen bir şey değilmidir sessizlik?Kendi içinde dilimlenmez mi?Herkese bir dilim düşmez mi?Herkes elindeki sessizliğin tadını çıkaramaz ,elindekiyle doymaz mı?


Sessizliğin dingin ve hiç hali herşeyden önce vardı.Belkide biz, o nedenledirki, o büyülü sessizlik hallerine kuşkuyla yaklaşıyoruz,bizden sonrada sadece sessizliğin var kalacağını biliyoruz. Sonunda baktığımızda sadece sessizliktir bizden artan.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

THE LOGBOOK OF THE DERVISH

atmanı bulma yollarında asketizme yol alıyoruz... yoldaşlık edenlere, yoldaşlık ettiklerimize şükranlarımızı sunuyoruz...

THE LOGBOOK OF THE DERVISH




DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ İki resim arasındaki 7 farkı bulun


29 Ağustos 2009 Cumartesi

Görme engelliyim,çünkü aşinayım

Aşinalık görmeyi engelleyen en güçlü sıradanlık şeklidir.


Dışındaki dünyayı, kayıtsızlığı kendine ulamış bir bilinçle görmeye çalıştıkça ,tanışıklık artıyor ve fakat bu tanışıklık yabancılaşmanın delirtici tekdüzeliğini de kamçılıyor ruhunun derinliklerinde . İronisine hayran kaldığı bu durumun yarattığı dalgalanmalara kendini bıraktıkça ,altındaki gizli anlamıda yakalayabileceği umuduyla daha bir bakıyor ve bakmaya devam ettikçe daha bir yayılıyor kayıtsızlık bilincine ,buna izin veriyor, çünkü bu aşinalık haline özlem duygusu karıncalandırıyor bedenini.Baktıkça tanıdık gelen bu şeyler, anlamını yitirmeye başlayana kadar bakmaya devam edecek onlara .Aşina olduğunu anlaması için artık onları görememesi yeterli olacak .Bu yeterli aşinalık durumu onun özlemini çektiği, etrafındakileri bulanıklaştıran ,bilincinin onlardan ayrı olduğunu, onlardan ayrı durduğunu,onlardan farklı olduğunu yadsımasını sağlayacak ,bir anlamda onların kendi dışında oluşturduğu dünyaya kendi kabulünüde sağlayacak. Bu bulanıklık hali ,ta ki onu da kendi içine alıp, tüm bu olanlara baktığı notayı silikleştirene kadar bakmaya devem edecek.Belkide sonunda görecek.

28 Ağustos 2009 Cuma

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

yüreğimin derinliklerinde enya'nın tınıları, zihnimde sorgularken hayatı... yoldayız...

27 Ağustos 2009 Perşembe

THE LOGBOOK OF THE DERVISH

we have been walking on our own path, and learning that "love" is inside of a lover not inside of beloved...

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

26 Ağustos 2009 Çarşamba

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

vay vay vay...ne kuledibi gecesiydi bu böyle !!
bütün sosyete ordaydı :))
pek bir eğlenceli geçti.
dr. gaffar'a özel katkılarından dolayı teşekkür ederiz.
artık resmi fotoğrafçımız olan kenan yine sanatını konuşturdu.
oya hergün daha bi enteresan kadın olma yolunda emin adımlarla gidiyor...
ya hayriye!! ne diim bilmem ki... aştı kendini... ha bu arada bana kadınlarla ilgili verdiği bir sır çok içimi acıttı...
vildan artık geceye özel kıyafetler giymeye başladı...
nevin başta yabancıladı sonra açıldı, yol aldı...

bu şehri farklı bir gözle görmemizi sağlayan tüm dostlara, selam olsun...

20 Ağustos 2009 Perşembe

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

her arayış bir seyahattir... içimde benden daha fazla kendim olan bir ben var...arayış, nihai karanlıktan önce karşılaşmak ve dostluk edebilmek bir süre...anlamsız olduğunu anlatabilmek karşılıklı...

DERVİŞ'İN SEYİR DEFTERİ

bir uzun arayıştı arpa boyu yol alındı, anlaşıldı ki aramakla bulunmuyor, o ya kendi geliyor yada hiç gelmiyor...ömür de böyle geçiyor...

rastlantı üzerine rastlantısal bir şeyler

"hayat, tanrinin gordugu bir ruya mi yalnizca?" Miguel Unomuno'nun Sis romaninda gecen bir cumle: "benim basimdan gecenler, etrafimdakilerin baslarindan gecenler hakikat mi, hayal mi, yoksa tanrinin bir ruyasi mi sadece? o uyandigi zaman kaybolacak bir ruya olmasin bunlar, eger ona dualar ediyor, ezgilerde onu yuceltiyorsak, bu, onu uyutmak, sallayarak ruyalara dalmasini saglamak isteginden dogamaz mi?"

Bu düşüncelerle Camus için "tek sağduyulu Tanrı olan " rastlantı tanımı ne kadar birbirine yakın duruyor.Sanırım vücuduna tüm gerçekliğini anlatacak bir söz kazıtması gerekseydi Camus sadece bu kelimeyi kazıtırdı:rastlantı.
Camus 'nün rastlantı anlayışı hala ellerinde yaşamları için bir itki olduğunu düşünen çoğunluklar için oldukça travmatik olabilir.Üstüne yaşamların inşa olduğu bu algoritmik yapının bilimsel tanımlamasının çıkış noktası olan, çok sayıda ve ölçülmesi pratik olarak mümkün olmayan değişkenler içermesi zorunluluğu,günümüzde bilimle yaşam arasındaki en temel çelişkilerden biri olmayı sürdürüyor ne yazık ki.İşte bilimle yaşam arasındaki bu trajikomik durum üzerine bir sarsıntı daha yaşayabilir bilinçlerimiz ,çünkü bizler bilimle yaşam arasında olası bir uyum öğretisiyle büyüdük.Hayatı algılamamızı güçleştiren bir sürü başka illüzyonla büyüdüğümüz gibi.
Kimileride Camus 'ye ek yapmak istercesine ,ama rastlantıyı bu denli sebepsiz ve boşlukta bırakmamak için bağırıyor:"rastlantı bilinçaltımızdır"
Böyle bir tanımlama yapanlar rastlantı dedigimiz, hayatimizin beklenmedik, tahmin edilmedik olaylarla ve insanlarla olan kesismelerine bizi bilincaltimizin hazirlayip surukledigini; bilincaltimizda oyle bir hazirlik olmasa, rastladigimiz olaylarin ve insanlarin da yanindan -onlari fark etmeden- gecip gidebilecegimizi düşünüyorlar.Birikmiş rüyalar gölünde yüzer gibi.Ne acı bizler için, ama öylesine gerçek.Onlar için bazen kaderimizi belirleyen rastlantılar aslinda bizim bulmak istedigimiz ama bunun farkinda olmadigimiz olaylar ve insanlar gibi. Rastlantıları, onlari cok yadirgamadan hayatimiza almamiz, onlari kendi gelecegimize katmamiz, onlari zaten istememizden olmasın.Yani, onlara göre aslında, hayatımızı zaten bilinçle yönlendiriyorduk ama ,onun yetmediği yerlerde bilinçaltımız yetişiyordu yardıma ve böylece hayat üzerindeki mutlak kontrolümüzü bizim dışımızdaki hiç bir unsura teslim etmemiş oluyorduk böylece.Kısaca aslında hayat sadece tanrının bir rüyası olamaz, aynı zamanda bizimde rüyamızdır sisler ardındaki.Kaderimizi degistirmeye muktedir degilizdir ama onunla tanismis gibi yasarız, kendini aldatmanin en vahsi ve en besleyici yanlarindan birini içimizde hayatımızı açıklamak için büyütüp dururuz.
Dahada ileri gidelim isterseniz ,bir çoğumuz için hiçbir şey tesadüf değildir ve Allahın rızası dışında bir tek çiçek bile açamaz bizim için rastlantısal olan şey tanrının bilgisi dahilinde olur.
Rastlantıyı arkasına kendimize ait bir şeyleri ,bilincimiz veya bilinçaltımızı koymadan,yada kendi dışımızdaki ilahi bir iradenin desteğini almadan bakabilmek daha çok romantiklerin işi galiba.Onlar yaşamıda rastlantı tanımlamalarında olduğu gibi nedensiz ve anlamsız başlamış bir süreç olarak görmeye devam edecekler.Ama diğerlerinden farklı olarak tüm anlamı olayın nedenine değil ,yaşanan sürece yükleyecekler.Onlar sanırım yaşamayı seçenler olacak böylece,nedenler hakkında düşünürken,karşılarındakine teğet geçip gidenler değil.
Kundera'ya göre bize söyleyecek tek şeyi olan şey rastlantıdır.Küçük kesişmeler olmadan yürümez hiçbirşey. "rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz günbegün yinelenen her şey dilsizdir. sadece rastlantı bir şeyler söyler bize. onun diyeceklerini çingenelerin kahve falı bakması gibi karineyle çıkarırız. Gereklilik büyülü çözümler tanımaz-bunlar rastlantının işidir. bir aşk, unutulmaz olacaksa eğer, küçük rastlantılar Azizlerin omuzlarına konan minik kuşlar gibi hemen o an kanat çırpa çırpa gökten aşağı doğru süzülmelidir."diyor ve birazda dedektiflik becerisi istiyor bizden,rastlantının arkasındaki sürprizleri bulabilmemiz için.

Ansiklopedik bir bilgiyledevam edelim ve bitirelim:
evrende iki türlü rastlantı vardır.

1-düzensiz rastlantılar: bu tür rastlantıları bir kurala bağlamak mümkün olmamıştır ve ilerde bir kurala bağlanabilecekleri de şüphelidir.

2-düzenli rastlantılar: bunların bir kurala bağlı olarak ortaya çıktıkları saptanmış olan rastlantılardır.

fizikçilerin dayanakları düzenli rastlantılardan meydana gelir, ama kimyacılar düzensiz rastlantıları da incelemektedir.

Hepimiz kimyacı olmaya çalışmalıyız, hatta sanırım biraz gayret ederek simyacı.